Ülke Yazıları    Anadolu Yazıları    Editör Yazıları    Köşe Yazıları    Modern Batının İlkel Tarihi    Seyahat Fotoğrafları    Nostaljik Kartpostallar    İlginç Seyahat Notları    Dünyadan İlginç Siteler    Şiirler    Fıkralar    Dünyadan İlginç Kanunlar    İlginç Bilgiler    Basit Çince    Göz Yanılmaları    Seyahat Tavsiyeleri    Seyahat Listesi    Havayolu Şirketleri    Uçuş Kodları    Milli Marşlar    Download    Üyelik    Forum    Toplist    Tüm Üyelerimiz    Misafir Defteri    Webmaster Özel    Havayolu Mil Programları
Seyyahamca Video | Seyyahamca Muzik | Video & Muzik & Forum
Üye Girişi:
                                   Yeni Üye Kaydı
Anasayfa Yazılar Fotoğraflar Eğlence Tavsiyeler Üye İşlemleri SeyyahForum
Kullanıcı Adı: Şifre: E-Posta:
ANADOLU YAZILARI

1.Disiplinler Arası Turizm Araştırmaları Kongresi27-30 Mayıs 2010, Nevşehir Dedeman Otel

     


26 MAYIS 2010,tarihinde 08.15’de Sabiha Gökçen Havaalanından Kayseri Erkilek Havaalanına doğru uçmaya başladım. Sabiha Gökçen Havaalanına giderken, bu alanın Kocaeli Halkı için çok değerli oldu-ğunu düşünmeden edemedim. Hele adının dünya'nın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’den alması gurur verici doğrusu... Kayseri Erkilek Havaalanına biraz gecikmeli olarak indik. Bavullarımız da dehlizden geç gelince bizleri Nevşehir’e götürecek olan servisi kaçırdık. Doğrusu üzülmedim. Bahane ile Kayseri İlinin merkezini görebileceğimi düşündüm. Havaalanında bulunan ilgililerden bilgi aldım. Çok iyi davrandılar, alanda görevli olan herkese teşekkür ederim. Alanın yeni binası yapılıyor, inşallah bir gün oraya da inerim. Erkilet Havaalanı'nın bitişiğinde 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı vardır. Bu birliğe bağlı askeri nakliye uçakları meydanı yoğun olarak kullanırlar. Bunun dışında meydanda sivil kargo trafiği de mevcuttur. Erkilet Havaalanı, Boeing 747 gibi büyük uçakları da ağırlayacak durumdadır. Bavulumu onlara teslim ederek Kayseri yoluna düştüm. İlk gelen otobüse atladım. Şoförden bilgi alarak şehir merkezine geldim.

KAYSERİ İLİ, İç Anadolu Bölgesi'nde bir ildir. Dünya'nın en eski şehirlerinden biri olan Kayseri, klasik çağlarda Kapadokya adı verilen bölgededir. Kızılırmak'ın güneyinde bulunan bu bölge, Tuz Gölü'nden Fırat nehrine kadar uzanır. İpek Yolu buradan geçerdi. Havaalanına iner inmez akbaşı dumanlı ve Erciyes Dağı ile göz göze geliyorsunuz.

Kutsal Roma Germen İmparatorluğu (961-1804), Avusturya İmparatorluğu (1806-1918) ve Alman İmparatorluğu (1871-1918) da Latince Caesar ve Almanca Kaiser unvanlarını kullanmıştır. Özellikle son Alman imparatoru II. Wilhelm (1888-1918), Kaiser unvanını ön plana çıkarmıştır. Türkçe kulla-nımda Alman imparatorunun lakabı çoğu zaman kayzer, eski Rum ve Osmanlı hükümdarlarının lakabı ise kayser imlasıyla yazılır. Yılanlıdağ’ın zirvesinde dönemin en büyük Kapadokya Kralına ait mezar kabri keşfedilmiş, çevresinde çok eski tarihi bir kale ve kale ortasında bir darphane de bulunmuştur. Kale içindeki kazılarda ele geçen bir tablete göre bu dağ üzerinde gizli bir yerde yeraltı şehri ve hazi-neler bulunduğu söylenmektedir.

Türkiye'nin önemli volkanik dağlarından olan 3917 metre yüksekliğindeki Erciyes Dağı'nda bulunan Erciyes Kayak Merkezi önemli kayak merkezlerindendir. Şehirde, ayrıca 1978'de açılan Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden olan Erciyes Üniversitesi ve 2008 yılında açılan Melikşah Üniversitesi vardır.

Sanayi yapısı ile tarım ve hayvancılık durumu Kayseri'deki mevcut ticari hayatın gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Ünlü ticaret ve siyaset adamlarımızın birçoğu bu ilden çıkmışlardır. Şehir merke-zine gelince, kısa sürede nereleri görebilirim diye sormak amacı ile yakınımda bulunan çorbacıya girdim. İnanın sorumu sormadan kendimi çorba içerken buldum. Sonra cumhuriyet meydanında dolaştım. Diğer şehirlerden tek farkı birçok aşevlerinde ünü yayılmış olan mantının olmasıydı. Kayseri, denince aklıma Kayserili arkadaşlarım ve komşularımız gelir. Onlar, bizim ailemizin gerçekten eski ama eskimeyen dostları olarak kalmaya devam ediyorlar. İl Merkezinde Cumhuriyet Meydanı'ndaki saat kulesi, 1919 yılında yaptırılmış. Kule, kare planlı, sağlam bir yapıdır. Kuleye bitişik olarak yapılan küçük bir oda yer almaktadır. Üzeri oluklu saçla örtülü olan bu oda, geçmişte muvakkithane (Güneşe bakılarak namaz vakitlerini belirten yer) olarak kullanılmış. Kulenin dört yanında birer adet saat bulunmaktadır. Kayseri deyince aklıma; Gesi Bağları ve türküsü, güvercinlikleri, Bünyan ve Yahyalı halısı, mantısı, sucuğu, pastırması, çifte medresesi, Kapuzbaşı şelalesi geliyor. ( İl trafik kodu:38)

Kayseri de dolaşırken terlemedim. Ancak sohbet ettiğim bir Kayserili; “önceden hiç nem yoktu. Barajlar yapıldıkça nem oranı arttı. Biz bunu çok hissediyoruz, zaten iklim de ılımanlaştı. Hatta yapılan tarım bile değişti. Marmara’ da nasıl yaşıyorsunuz? İstanbul’a gidince nefes almakta bile zorlanıyoruz. Bizim buralar gibi var mı?” dedi. Birkaç han dolaştıktan sonra mantının da tadına bakıp havaalanına döndüm. Kayseri Nevşehir arası aşağı yukarı elli dakika sürüyor.

NEVŞEHİR İLİ, İç Anadolu Bölgesinde yer alan, Muşkara adlı bir köy iken, Nevşehir, ilk dö-nemlerde “Nyssa”, daha sonraki dönemlerde “Soandos Nisa” ve “Muşkera” adları ile anılmıştır. Os-manlı döneminde, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa sadrazam olduğunda “Muşkera” adını değiştirerek kente “Yenişehir” anlamına gelen Nevşehir adını vermiştir. Günümüzde bölge, birbirinden güzel kaya kiliseleri, doğal güzellikleri, vadileri ve yeraltı şehirleriyle bir açık hava müzesi durumundadır. ( İl trafik kodu:50) Doğusunda Kayseri, kuzeyinde Yozgat ve Kırşehir, batısında Aksaray, güneyinde Niğde bulunmaktadır. Erciyes (3916 m) ile Hasan dağı (3258 m) arasındaki volkanik bölge içinde yer almaktadır.
Saat üç gibi otelimize geldik. Hiç yorgunluk hissetmedim. Eşyalarımı odama yerleştirdikten sonra şehir merkezini dolaşmaya çıktım. Yarın Kongre programı başlayacak, zamanımı iyi değerlen-dirmem gerekiyor. Danışmada bulunan görevlilerden Nevşehir ilinin merkezinde görülecek yerleri öğrendim.

Nevşehir Kalesi: Kaldığım odanın balkonundan kaleyi görmüştüm. Ancak çıkamadım, çünkü vasıta bulamadım.Selçuklular döneminde yapılmış, Damat İbrahim paşa tarafından kule ve burçlarla sağlamlaştırılmak amacı ile tamir edilmiş. Damat İbrahim Paşa Külliyesi görülmeye değer. Bu yöreye Damat İbrahim Paşa damgasını vurmuş. Neredeyse her yörede yaptırdığı bir eser bulunuyor.

Damat İbrapim Paşa Külliyesi: XVIII. yüzyılda Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılan külliye cami, medrese, kütüphane, hamam, [w]imaret[w](aşevi), sübyan mektebinden oluşan bir yapılar toplulu-ğudur. 1718-1730 arasında tamamlanan ve farklı fonksiyonlar taşıyan yapılar, şehri canlı bir kültür alanı haline getirmiş. Yerleştirilen yapılar içinde en önemlisi, oldukça geniş bir dış avlunun orta kesi-minde yer alan Kurşunlu Camiidir.

Kurşunlu Camii: Avlu kuzey girişindeki Lale Devri’nin ünlü şairi Nedim‘in dizelerinin yer aldığı mermer kitabesiyle dikkat çeker. 20 satırlık bu kitabe camiyi ve Damat İbrahim Paşa’yı tanıtmaktadır. Lale Devri’nin mimari ve motifleriyle süslenmiş olan camiinin yapımında kullanılan malzemelerin önemli bir kısmı İstanbul’dan getirtilmiş olup dönemin İstanbul’daki örneklerine yakın incelikle inşa edilmiştir. 1726 yılında tamamlanan camiinin mimarı Mehmet Ağa’dır.

Medrese: Külliye içerisindedir, bugün kütüphane olarak kullanılmaktadır Zamanının ünlü müderrisle-rinin ders verdiği önemli bir eğitim kurumu olan medresenin yapım tarihi 1726‘dır.
Hamam: 1943 yılında bir yenileme geçirmiştir. Halen kullanılmaktadır.
Kütüphane; 18.yüzyılda bir medresenin ihtiyacını karşılayacak donanımdaymış. Damat İbrahim Paşa, sahaflardan Avrupa’ya götürülmesini önlemek için satın aldığı el yazmalarını bu kütüphaneye kaydettirmiş.
Kaya Camii: 1715 yılında Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılmıştır. Taş süslemelerde görülen batılılaşma belirtileri yanında, avlu kapısı üzerine işlenmiş bir lale motifi, bu çiçeğin adıyla anılan dö-nemi simgelemesi bakımından önemlidir.
Çeşmeler: Külliyeye bağlı olarak yaptırılanlardan başka, şehrin farklı kesimlerinde de Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılan sokak çeşmeleri bulunmaktadır. Ordu Oğlu Çeşmesi, Tavukçu Çeşmesi, Bekoloğlu Çeşmesi ve Çekiç Çeşmesi Damat İbrahim Paşa’nın adının anıldığı kitabeleriyle dikkat çeken 1726-1727 tarihli yapılardır.
Nevşehir Müzesi: Nevşehir’de ilk müze kurma çalışmalarına zamanın Merkez Kütüphane Müdürü Hamit Özalp’in çabaları sonucu başlanmıştır. Özalp’in 1963-1964 yıllarında çevreden topladığı tarihi eserler kütüphanesinin bir odasında depolamıştır. 1966 yılında Damat İbrahim Paşa Külliyesi’nin bir parçası olan Aş Evi ve Sübyan Mektebi müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı’nca yenilenerek 1967 yılında ziyarete açılmıştır. 1987 yılında ise şimdiki Kültür Sitesi bünyesinde bulunan yerine taşınmıştır. Müzede, arkeolojik ve etnografik olmak üzere iki teşhir salonu vardı.

Sonra çay bahçesine giderek bir ailenin yanında kendime yer buldum. Çay içtik, sohbet ettik. İlginç bir aileydi. Çevrede son sınavlarına hazırlanan üniversiteli öğrenciler vardı. Akşamüstü ağır ağır yürüyerek otele döndüm.

27 MAYIS 2010, bu günüm boş, yani çevre incelemeleri yapacağım. Derinkuyu’ya gitmeye karar verdim. Otel danışmanından gerekli bilgileri aldıktan sonra minibüsün yerini buldum ve vakit kaybetmeden Derinkuyu’ya doğru yol almaya başladım. Minibüste giderken bir taraftan güzergâhı izledim, bir taraftan sohbeti dinledim. Minibüste, güzergâhtaki belde ve köylerde oturanlar arasında koyu bir sohbet vardı. Ara sıra lafa ben de karıştım. Yörenin bütün derdini birinci ağızlardan öğrendim neredeyse.

Tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber İlçenin eski bir yerleşim birimi olduğu, tarihinin M.Ö. 3000 yıllarına kadar ulaştığı sanılmakta. İlçenin eski adı Melegobi ya da Melegobia. Derinkuyu'nun ilk yerli-leri, Asur kolonilerine kadar uzanır. İz bırakanlar (dışarıda toprak altında) Romalılar, İlçe içerisinde ise Bizanslılar.

7. yy'da Roma baskısından, Arap akınlarından ve yeni dine karşı olanların düşmanlığından kurtulmak isteyen Hıristiyanlarca, kimi yörelerde yeraltı kentleri kuruldu. Dünyanın 8. harikası diye anılan böyle bir yeraltı kenti de Derinkuyu yerleşmesinin altında oluşturuldu. Kapadokya'nın kolay işlenebilen tüf arazisinin oyulması, kazılması ve yontulmasıyla meydana getirilen yeraltı kentinin 18 ile 20 kat olduğu sanılmaktadır. İlk sekiz kat temizlendi ve turizme açıldı. 52 havalandırma bacası, kuyular, sarnıç ve su depolarının bulunduğu yeraltı kentinin yüz bin kişinin yaşayabileceği büyüklükte olduğu sanılmakta-dır. Dıştan belli olmayan dar bir girişten girilen kentin katları birbirine eğimle ya da basamaklı dehliz-lerle bağlanır. Değirmentaşı biçiminde hareketli kapılar, gerektiğinde geçitleri kapayacak biçimde yerleştirilmiş durumdadır. Yeraltı kentinde haç biçimli çok büyük bir kilise, konferans salonu, günah çıkarma yeri bulunmaktadır. Duvarlarında, tarihlendirilmesine olanak verecek herhangi bir işaret yoktur. Derinkuyu’da derinliği 55 metre olan, sekiz katlı yeraltı şehri, odaları, yemekhaneleri, ibadet yerleri, depoları, ambarları, nereye uzandığı belli olmayan gizemli tünelleriyle gezenleri korkulu bir hayranlığa sürükler. Bir zamanlar bu şehirde 20 bin kişinin yaşadığını bilmek, insanın hayal gücünü bile zorluyor.

Türkler, yöreye 1071 Malazgirt savaşından sonra gelmeye başlamışla. 1830’lu yıllarda Derinkuyu' da, yeryüzünde konut olmadığı yaşlılarca söylenmektedir. Halkın içme suyunu 60-70 metre derinliğindeki kuyulardan temin etmesinden dolayı bölgeye Derinkuyu adı verilmiştir. (1928 yılından sonra) Kapadokya'nın 36 yeraltı şehrinin en büyük yeraltı şehri olan “Derinkuyu yer altı şehri “ 1967 yılında turizme açılmıştır. Antik yeraltı kentinin üzerinde kurulu olduğu için turizm açısından önemli bir merkez durumundadır. Kent, Melengübü adıyla Rumlar tarafından kurulmuş.

Derinkuyu minibüsünden inince, etrafıma bakındım, bir şey göremedim. Oradaki alanda oynayan çocuklara sordum; “İşte orada,” dediler. Karşımda duruyormuş. Giriş 15TL. Müze kartımı göstererek içeri girdim. Mısır piramitlerinin en büyüğü olan Keops Piramidi’nin girişine benzeyen dehlizden aşağı doğru inmeye başladım. Duvarlardaki oklar ve ışıklar yol gösteriyordu. En alta gelene kadar çeşit çeşit bölümler vardı. Kilisenin bulunduğu bölümde fotoğraf sergisi açılmıştı. Turistler de dinlenmek için oturuyorlardı. Herkes yer altı şehrine hayranlığını dile getiriyordu. Ben en çok hayran olanlardandım. Bölmelerin özelliklerini öğrendikçe şaşkınlığım artmıştı. Bazı geçitleri demirlerle kapatmışlar. Eğer kapatmasalardı gittiği yere kadar giderdim. Geri dönerken, inerken gözden kaçırdığım birçok bölme daha gördüm ve gezdim. Dışarıya çıktığımda ise zaman tünelinden gelmiş gibiydim. Giriş biletini satan görevliye, “Buraya giriş bedelini artırıyorum, 20TL. olsun, Keops’tan daha güzel,” dedim. Bu söylemim; yer altı şehrine hayran oluşumun ifadesiydi sanırım.” Sonra; çıkışın yakınında bulunan Kiliseyi incelemeye gittim. Ancak kapalı ve bakımsızdı. Bu kilisenin aynısından diğer tarafta bulunuyor ve cami olarak ibadete sunulmuş.

Derinkuyu ilçesinde eskiye dair yıkık dökük birçok yapı vardı. Ancak ne işe yaradıklarını anlamadım. Turizme açık olmadıkları gibi kilisenin durumu gibi bakım da yapılmıyordu. Umarım burası için çalış-malar vardır. Yine yağmur, hafif hafif yağıyor. Nevşehir’e dönmek için minibüsü bekleyeceğim. Yakı-nımdaki çay bahçesine gittim, bir şemsiyenin altına oturdum. Yanıma, Derinkuyulu insanlar geldi. Yine Türkiye’nin ve Derinkuyu’nun sorunları dile getirildi. Her gittiğim yerde olduğu gibi yine sohbet koyulaştı, çaylar içildi...

Minibüs gelince beni adeta yıllardır tanıyormuş gibi yolcu ettiler. Allah onlardan razı olsun. Nevşehir’e dönerken çok memnundum. Otelin salonunda bir süre lafladıktan sonra odama çıktım. Yarın kongre başlıyor.

28 MAYIS 2010, Kahvaltıdan sora saat 08.15 ‘de otelimizden alınarak Dedeman Otele getirildik. Kayıtımı yaptırdım. Çanta ve kongre kitabını aldım. Erciyes Üniversitesi ve Anatolia Turizm Araştırmaları Dergisi tarafından ortaklaşa düzenlenen Birinci Disiplinler Arası Turizm Araştırmaları Kongresi başladı. 125 yerli ve yabancı bilim adamı ile lisansüstü eğitim yapan öğrencinin katıldığı kongrenin açılış konuşmasını, Anadolu Üniversitesi Turizm İşletmecilik Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi ve Anatolia Turizm Araştırmaları Dergisi Editörü Doç. Dr. Nazmi Kozan yaptı. Kapadokya Meslek Yüksekokulu Mütevelli Heyeti Başkanı Yazar Alev Alatlı, Erciyes Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Metin Hülagü konuşmalarını yaptılar. Muhteşem bir açılışla kongre başladı. İlk sunumlar dinlendi. Yemekten sonra ben gezime de-vam etmek amacı ile otelden ayrılarak otobüsle Ürgüp’e gittim.

ÜRGÜP; Daha Ürgüp’e varmadan yolda gördüğüm manzaralar karşısında büyülendim. Termi-nalde otobüsten indikten sonra şöyle bir etrafıma bakındım. Yüksekte bir yer gördüm ve yo-lunu öğrenerek çıkmaya karar verdim. Çevreyi önce kuşbakışı görmek istiyordum.

Bizans döneminde Osiana (Assiana), Hagios Prokopios (Prokopi), Selçuklulardönemi'nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır. Bizans Döneminde de önemli bir dini merkez olan Ürgüp, köy, kasaba ve vadilerindeki kaya kiliselerin ve manastırların piskoposluk merkeziymiş. Önemli yapılardan biri de Rum Hamamı’dır. Rumca kitabesinden temelinin 1900’de atıldığı tüm halkın ortak çalışması sonucunda 1909’da tamamlandığı anlaşılmaktadır. Şemsettin Sami 1888-1900 yıllarında yazdığı Kamus-ül Âlem adlı tarih ve coğrafya ile ilgili eserinde Ürgüp’te 70 cami, 5 kilise ve 11 kütüphane olduğunu belirtir. Ürgüp civarındaki Pancarlık, Üzengi ve Keşlik vadisi hem tarihi, hem de doğal değerleri olan vadilerdir.

TEMENNİ TEPESİ, terminal çıkışında gördüğüm yüksek yerin adı... Ürgüp’ü kuşbakışı görüyo-rum. Bir yandan çayımı yudumluyor, bir yandan çisil çisil yağan yağmura kulak veriyorum. Kendime gelince mekânın sahibi Sayın Bekir Demir Bey ile sohbete başlıyoruz.

Temenni Tepesi, tüf ve tüfle karışık yanardağ asitlerinden oluşmuş bir yapıya sahipmiş. Sümercede “TEMEN-Nİ KUR-RA” sözü kutsal alan; “Temennu” sözcüğünün de “duvar” anlamı taşıması, buranın eskiden beri kutsal bir alan olduğunu gösteriyormuş. Osmanlıların son döneminde bile “Kılıçaslan Hangahı” olarak kabul görerek İstanbul’dan sürekli para gönderilen bir tekkeymiş. Günümüzde kutsallığı devam etmektedir.

Temenni Tepesi’nde bulunan iki türbeden birinin, 1268 yılında Vecihi Paşa tarafından yaptırılan ve halk arasında “Kılıçaslan Türbesi” olarak da anılan Selçuklu Sultanı IV. Rüknettin Kılıçaslan’a, diğerinin ise III. Alâeddin Keykubat’a ait olabileceği düşünülmektedir. Ancak araştırmacılara göre bu olasılıklar oldukça zayıftır. Tepe, eğlence ve mesire yeri olarak kullanılırken, şimdi “seyirlik Tepesi” görevini sürdürmektedir. Mekânın içindeki eski Ürgüp fotoğraf sergisi görülmeye değerdi. Çevreyi seyir etmekten gözümü aldıktan sonra, nerelere gidebileceğimi sordum. Bekir Demir Bey, Bana bir liste hazırladı, bu plana göre etrafı rahatça gezebileceğim. Teşekkür ederek ayrılıyorum.

Karamanoğlu Camisinin yanından geçerek Eski Ürgüp’ü görmeye gidiyorum. Hafif yağmur altında tepelere tırmanıyorum, benim gibi yağmura, rüzgâra aldırmayan birçok insanla birlikte... Her yer, her şey görünesi, hayret edilesi biçimde gözümün önünde duruyor. Öyle çok kilise, kaya mezarlıklar, , resimli kaya odalar var ki anlatılması gerçekten zor. Kaleye kadar çıkıyoruz ve sonra inişe geçiyoruz. Şarap Fabrikasına uzaktan bakıyorum. Hedefimde Ürgüp Müzesi var. Birçok ara sokaklardan geçerek müzeye ulaştım. Müze Müdürü ile sohbet ediyoruz. Kongreye geleceğini, ayrıca beni, konuşmacı olarak Ürgüp’e de davet edeceğini söyledi. Sonra müzeyi gezdim. Oradan sanat evine göz attım. Doğanın görünümünü anlatmanın imkânı yok, görmek gerekiyor. Terminalde minibüs beklerken ünlü Rum Hamamına baktım. Birçok fotoğraf çektim. Vakit kaybetmeden Göreme’ye gitmek için terminale gittim.

GÖREME, Göreme’nin görsel değeri, tarihi ve etnolojik yapısı, milli parkın kaynağıdır.
Göreme Tarihi Milli Parkı, Orta Anadolu’nun Hasan dağı-Erciyes Dağı volkanik bölgesinde kalmakta-dır. Saha, platolar, ovalar, küçük dağ bitkileri, yüksek tepeler, alüvyonla dolmuş dere ve ırmak vadileri, drenaj havzaları ve erozyonlu dik yamaçlı vadilerle birbirinden ayrılan yüksek düzlüklerden oluşmuştur. Alan, volkanik tüften oluşmuş ilgi çekici manzara yapısı içerisinde, Doğu Roma dönemi kilise mimarisi ve dinsel sanat tarihinden önemli bir dönemi sergilemektedir. Bölgenin, ana ulaşım yollarına uzaklığı ve engebeli bir alan olması, gizlenmek isteyen veya dini inzivaya çekilenler için uygun korunma koşulları sağlamıştır. Manastır hayatı 3. yüzyıl sonları ile 4. yüzyıl başlarında başlamış ve hızla yayılmıştır. Bu dönem süresince manastırlar, kiliseler, şapeller, yemekhaneler, keşiş hücreleri, depo ve şarap yapım yerleri bulunan mekânlar oyulmuş ve bunlar duvar resimleri ile süslenmiştir. Seyrine doyulmayan güzelliklerden ayrılarak tekrar minibüse binerek uç Hisara doğru yol alıyorum.

UÇ HİSAR, Bölgenin en yüksek noktasıdır. Bu en eski yerleşimin ne zaman başladığı bilinmiyormuş. Hafif yağmur yağmaya devam ediyor. Ana caddeden karşıya geçerek alışveriş yerlerine doğru yürü-düm. Kayalıklar üzerine kurulmuş çay bahçesine indim. Ünlü vadiyi seyrettim. Vadinin içinde tam karşımda duran peribacası gezilmesi için düzenlemiş. Patika yoldan giderek peribacasının merdivenlerinden çıktım. Odalarını gezdim. Balkonuna konmuş olan minderlerinde oturdum. Penceresinden vadiyi seyrettim. Bu nokta sözün bittiği yerdir. Anlatılacak gibi değil. Aşağı indiğimde taştan yapılmış hediyelik, boncuktan süs eşyaları bulunan bir sergi ile karşılaştım. “Kimse yok mu?” diye birkaç kere seslendim. Bir süre sonra adının Serdar Kavak olduğunu söyleyen genç bir adam geldi. “Buraya ben bakıyorum,” dedi. Biraz sohbet etme fırsatım oldu. Serdar Kavak, tam olarak Uç Hisar aşığı... “Burası Kalpler şehri,”derken heyecan içindeydi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. Buraya kalpten sahip çıkıyoruz, ben burası için canımı veririm. Kim olursa olsun, önemli değil, buraya zarar verenlerle sonuna kadar savaşırım, bazen buralara insanların gelmesini bile istemiyorum. Turistler geldikçe buralar değişiyor, her yıl güzelliklerden birşeyler eksiliyor,” dedi. Hediyelik eşyaları incelerken;” yörenin taşından yapılmış olan süs eşyalarını kim yaptı?” diye sordum, ”ben” dedi.”Bunların içinde güvercin göremiyorum,”dedim. “Yok zaten,” dedi. “ Güvercinlerimizin heykelini bile satmam. Güvercinlerimiz sata sata azaldı,” diye devam etti. Bu sırada vadideki güvercinliklerden güvercinler uçuşuyorlardı. ”Buraya, âşıklar gelsin, ama yalnız gelmesinler, çift olarak dolaşsınlar ki buranın tadına varabilsinler,” dedi. Ben,” Buraya güzel atlar ülkesi, diyorlar ama canlı at görmediğim gibi süs eşyalarının içinde de at yok galiba,”dedim. Serdar Kavak, “Atları da satmam,” dedi. Zaten at kalmadı, zamanında atlarımızı zehirleyerek öldürmüşler, bundan kimse söz etmiyor,” dedi. Bu sırada atı olan genç kız lafa girerek; “bizim, beş altı atımız vardı, turistleri ata bindirmek için çalışıyorduk. Şimdi bir atım var, ona da ben biniyorum,” dedi. Gerçekten merak ettim, burada, güzel atlar ne zaman yaşamışlar. “Güzel atlar neredeler?” diye soruyor ve yanıt arıyorum. Buradan da patika yoldan kaleye yürüdüm. Kalede Gök bilimi ile ilgilenen bir gurupla karşılaştım. Kaleye birlikte tırmandık. Buradan sadece vadi değil güneşin batışı da izleniyormuş. Ancak hava yağmurlu olduğu için bu şansımız yoktu. Gözüm seyreyledi, ama anlatacak kelimeleri henüz bulamadım.

Kale içerisinde bulunan çok sayıdaki odalar birbirine merdivenler, tüneller ve koridorlarla bağlanmış, Odaların girişlerinde ise -tıpkı yer altı yerleşimlerinde olduğu gibi-giriş/çıkışı kontrol altına almaya yarayan sürgü taşları bulunmakta. Çok katlı bir özelliğe sahip olan Kale’nin bazı mekânları bugün yer yer göçtüğünden muhteşem kalenin her yeri gezilemiyor. Kaleden indikten sonra niyetim bir mekânda çay içip yoluma devam etmekti. Bebek yapıp satan kadınların önünden geçiyorum. Sonra; bir mekânın önündeki genç, “buyurun burayı da görün, bize de misafir olun,” dedi. Hiç itiraz etmeden içeri girdim. Mekânın, büyük olan yeri sedirlerle donatılmıştı. Oturdum, çay eşliğinde sohbet başladı. Turistlerin, alışveriş yapmadığını, turizm şirketlerinin ve rehberlerin adil olmadıklarından söz ettiler. Turizmin ilk başladığı yıllarda; bu kadar ilerleyeceğini düşünmediklerini, bu yüzden turizm okullarına önem vermediklerini, şimdi bunun pişmanlığı içinde olduklarını, ancak çocuklarını turizme yönlendirdiklerini anlattılar. İngilizceyi iyi bilenler bile turizm okulu diplomaları olmadığı için rehberlik yapamıyormuş. Birçok üniversite mezunu genç aynı dertten şikâyetçiydi. Kendi bölümleriyle ilgili çalışma alanı bulamakları gibi, turizm okulundan mezun olmadıklarından, kendi memleketleri olan bu turizm cennetinde istedikleri gibi çalışamıyorlarmış. Genç, “çömlek yapmak ister misiniz?” diye sordu. Bir an tereddüt ettikten sonra denemeye karar verdim. Kolay bir şey değilmiş. Genç, ailenin ilk ve son ustasıymış. Bu işe gönül vermiş... Yağmur yavaşlayınca yoluma devam etmek için bu güzel insanlardan, özenle yapılmış çanak çömlek ve hediyelik eşyanın satıldığı bu mekândan ayrıldım. Açık hava müzelerine uzaktan bakabildim. Avanos’a(Sarı Han) gidemedim, ama çömlek yapmayı denedim. Balonlar, yöreye değişik bir güzellik katıyordu. Zelve, Çavuşin, bu yol üzerinde görülecek yerlerden. Minibüse binerek Dedeman Oteline döndüm, yemekten sonra otelime gittim. Yarın için hazırlık yaptım.

29 MAYIS 2010, Bu sabah saat 08.15’de servis arabası geldi. Kongre Merkezine hareket ettik. “Kapadokya Yöresi Geleneksel Evlerin Ahşap Kapıları Ve Bezemeleri” konulu bildirimi Kaymaklı Salonunda saat 09.00’da sundum. Başarılı geçtiğimi sanıyorum, sorulan sorulardan ve sunum sonunda sunumu istemelerinden bunu anladım. Yine öğlene kadar bildirileri, yüksek lisan öğ-rencilerinin sunumlarından bazılarını dinledim. Öğlende ayrılarak Aksaray’a gitmeye karar ver-dim. Yine minibüsün yerini sordum, biraz uzaktı ama sonuçta buldum. Zamanı gelince yola çık-tık. Hasandağı, Taa uzaklardan gelenleri gülen yüzü akbaşı ile karşılıyor.

AKSARAY, Hıristiyanlığın daha ilk yıllarında önemli bir din merkezi olmuştur. Kayserili Basilus ve Nazianzos’lu Gregorius gibi mezhep kurucuları 4. yy. da burada yetişmişler. Mısır ve Suriye sistemin-den ayrı bir manastır hayatının kurallarını bunlar tespit etmişler, böylece Yunan ve Slav sistemi doğ-muş.

Ihlara Vadisi, Aksaray'a 40 km uzaklıkta. Hasandağı volkanından püskürtülen lavların, akarsu aşın-dırması sonucunda oluşan cemal şekilli bir vadidir. Melendiz çayı, milyonlarca yıllık bir sürecin sonun-da, 14 kilometre uzunluğunda ve yüksekliği yer yer 110 metreye ulaşan kanyon görünümlü bu vadiyi meydana getirmiştir. Bu çatlaklardan yol bulan kanyonun bugünkü halini almasını sağlayan Melendiz çayına ilk çağlarda Kapadokya ırmağı anlamına gelen "Potamus Kapadukus" denilmekteydi. 14 km uzunluğunda ki vadi Ihlara'dan başlar, Selime'de son bulur. Vadinin yüksekliği yer yer 100 -150 m. dir. Vadi boyunca kayalara oyulmuş sayısız barınaklar, mezarlar ve kiliseler bulunmaktadır. Ihlara Vadi-si’nde kiliselerdeki süslemeler VI. yüzyılda başlayarak XIII. yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Ihlara vadisi jeomorfolojik özelliklerinden dolayı keşiş ve rahipler için uygun bir inziva ve ibadet yeri olmuş. En iyi korunan ve ziyaret edilen kiliseler; Ağaçaltı Kilisesi, Pürenliseki Kilisesi, Kokar Kilise,Yılanlı Kilise, Aziz George (Kırkdamaltı) Kilisesi , Sümbüllü Kilise’siymiş. Bazı barınaklar ve kiliseler yeraltı şehirlerinde olduğu gibi birbirine tünellerle bağlantılıdır.

Şimdiye kadar gittiğim en uzak yer burasıydı. Dümdüz yoldan giderken yol boyunda hanlar, çeşmeler ve birçok sarı levha gördüm. Buralara özel arabayla gelmek lazımmış. Yoksa her yeri görebilmeniz çok zor. Aksaray’ın merkezine gelince Ihlara Vadisi’ne giden araçların geçtiği durakta indirildim ve beklemeye koyuldum. Bu şehrin insanlarından hiç hoşlanmadım. Neden derseniz? “Memleketlerine gelen yabancı bir insana yardımcı olmadıkları gibi yanlış da yönlendiriyorlar. Türkiye’de o kadar çok yer gezdim, Aksaraylılar gibisine rastlamadım. Gerçekten onların yüzünden çok üzüldüm, çok yoruldum ve en önemlisi çok vakit kaybettim. En sonunda Ihlara Vadisine Ulaştım ama o kadar az kalabildim ki burayı gördüm diyemeyeceğim. Yorulduğuma değmedi ama hiç olmazsa Aksaraylılar hakkında fikir sahibi oldum. Önemli tarihi geçmişi ve turizm değeri olan bir yerde bulunmanın hakkını veremiyorlar, verebileceklerine inanmam çok zor doğrusu. Bu yöre inanç turizmi yönünden de zengin bir yöredir. Geç bir saatte yüzüm yorgunluktan değişmiş olarak Dedeman Otel’e döndüm. Gala gecesi ve ödül töreni vardı. Yorgun ve bitkin görünümüme aldırmadım ve gece, katıldığıma değdi. Saat 24.00’de külkedisi gibi gecelediğimiz otele getirildik.

30 MAYIS 2010, 08.15 uçağına yetişmek için erkenden otelden alındık. Değişik bölgelere dağılan katı-lımcılardan bu sabah gidecek olanları toplamak için minibüsle dolaşırken bütün yöreyi yeniden gör-müş olduk. Kayseri Erkilek havaalanına geldik. İşlemler tamamlandıktan sonra uçmaya başladık. Ver elini Sabiha Gökçen Havaalanı ve Marmara Bölgesi’nin İstanbul’dan sonraki incisi izmit...

DEĞERLENDİRME

Bana göre bilgi şöleni, (sempozyum) kongre çalışmalarının en güzel yanı çevre gezilerinin olmasıdır. Bu çalışmada çevre gezisi düzenlenmemişti, katılımcılar zorluk çekti. Bir yandan da buraların çok ucu-za gezilebilindiğini keşfettim. Kongre, bizim taraftan bakılınca oldukça başarılıydı. Bildiriler, titizlikle hazırlanmış, sunumlar çok iyiydi. Ancak; bildirilerde sözü edilen konuların ne kadarın uygulanacak doğrusu bu konuyu bilmek isterim. Turizmle ilgili olan kongrede, dışarıda izlediklerimle ilgili olarak söyleyecek o kadar çok sözüm birikti ki... İçerde konuşulanlar, dışarı ile uyuşmuyor.

Kapadokya yöresinin çekiciliği, bölgenin önemli bir kongre turizmi merkezi olmasını sağlamıştır. Tu-ristik işletmelerin gelişmiş kongre ve toplantı salonları bulunmakta, bu sayede bölge, ulusal ve uluslararası kongrelere ev sahipliği yapmaktadır.

Bölgenin bir kısmını gördüm. Hayran kaldım, anlatmakta güçlük çektim, bazı yerleri anlatamadım. Kapadokya Bölgesi neresidir? Diye sorarsanız; Kapadokya bölgesinin eşsiz doğal güzelliklerini borçlu olduğu üç yanardağ, Hasan Dağı, Erciyes Dağı ve Melendiz dağlarından fışkıran lavlar ve diğer atıklar binlerce yıldır bölgede biriktiler. Yanardağların püskürttüğü katı atıkların arasında küllerin daha farklı bir önemi olduğunu insanlar çok sonraları keşfettiler, çünkü küller rüzgârın etkisi ile çok geniş bir alanı kaplıyor ve üst üste birikerek derin bir katman oluşturuyorlardı. Sonradan sertleşerek taşlaşan bu katman, istenildiğinde insan eli ile kolayca işlenebiliyordu. İnsanlar bu taşlara tüf adını verdiler.

Bugün Kapadokya bölgesinde oluşmuş bulunan tüf tabakası bölgelere göre değişmekle birlikte 100m. Kalınlığa kadar ulaşmaktadır. Gerek dünya üzerinde gerekse yurdumuzda birçok yanardağ olduğunu biliyoruz. Ancak bir tane Kapadokya vardır. Bunun nedeni üç yanardağın aynı zamanda lav püskürterek yörede kalın bir tüf tabakasının birikimini hazırlamış olmasıdır. Eğer tüf tabakası ince olsaydı erozyonun etkisi ile zamanla tamamen ortadan kalkacak ve bu eşsiz güzellikler hiç oluşmayacaktı.

Bölgedeki volkanik hareketler, jeologların; Dördüncü Zaman olarak adlandırdıkları ve günümüzde de devam eden dönemin başlarında büyük oranda son bulmuştur. Bu tarihten sonra bölgede yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreç aşınım süreci olarak tanımlanmıştır. Rüzgâr, yağmur ve diğer doğal etkiler sonucu başlayan aşınım süreci zamanla belirgin etkiler yaratmıştır. Aşınarak sürüklenen topraklar ve bu aşınmaya dayanabilen sert kütleler ilginç görünümler ve oluşumlar ortaya çıkarmıştır. Garip şekilli bu oluşumlar, sonradan burada yaşayan insanlar tarafından bir türlü yorumlanamamış ve bunları ancak cinlerin ya da perilerin yapmış olabileceğine karar verilmişler. Bu nedenle bugün bile bu olu-şumlar “Peribacası” olarak adlandırılmaktadır.

Bugün ülkemizin üzerinde bulunduğu Anadolu toprakları, eski dönemlerde özellikle de batı toplumları arasında “Küçük Asya” olarak adlandırılmaktaydı. Kapadokya olarak adlandırılan bölge ise, ilk çağda Anadolu içinde belli bir yerleşim ve uygarlık bölgesini tanımlamak için kullanılmaktaydı. İlk çağda Kapadokya bölgesi bugünkü tanımlamamıza göre çok daha geniş bir coğrafi alanı kapsıyordu. Bölgenin sınırları M.Ö. 6. yüzyılda Karadeniz kıyılarına kadar uzanmaktaydı. M.Ö. 360 yılında bölge iki ana parçaya ayrıldı. Bunlardan biri Karadeniz Kapadokya’sı ya da Pontos adı ile anılırken, diğeri Büyük Kapadokya olarak adlandırıldı. Büyük Kapadokya bölgesi, bugünkü Kırşehir, Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri, Yozgat, Malatya illerinin tümü ile Ankara’nın doğusu, Sivas’ın güneyi ve Adana’nın kuzey bölümlerini içeriyordu. Kapadokya bölgesinin sınırları daha sonraki yıllarda birçok kez daha değiştirildi. Bu değişimler sonrası artık Küçük Kapadokya olarak adlandırılan bölge, daha çok Nevşehir ili merkez olmak üzere Nevşehir ilinin Aksaray, Kırşehir, Kayseri ve Niğde illerinde coğrafi anlamda devamı olan toprakları içermeye başladı. Günümüzde de Kapadokya denildiğinde bu bölge akla gelmektedir.

Avanos, Ürgüp, Göreme, Akvadi, Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri, El Nazar Kilisesi, Aynalı Kilise, Güver-cinlik Vadisi, Derinkuyu, Kaymaklı, Özkonak Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Çavuşin, Güllüdere Vadisi, Paşabağ- Zelve belli başlı görülmesi gereken yerlerdir. Kayalara oyulmuş geleneksel Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin özgünlüğünü dile getirirler. Yöre evlerinin gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların ve pencerelerin üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. Yöredeki güvercinlikler 19. yüzyılın sonları, 18. yüzyılda yapılmış küçük yapılardır. İslam resim sanatını göstermek açısından önemli olan güvercinliklerin bir kısmı manastır veya kilise olarak inşa edilmişlerdir.

Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacalarını oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu peribacalarının içlerine ev, kilise oymuş, bunları fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya'nın yazılı tarihi, Hititlerle başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu’nun önemli kavşaklarındandır.

Kapadokya bölgesiyle ilgili ilk bilgiler Kültepe’de ele geçen çivi yazılı tabletlerden elde edilmiştir. Edinilen bilgilere göre Kapadokya bölgesinin en eski sakinleri, Luvilerdi. M.Ö. 3. bin yılsonuyla 2. bin yılbaşlarında bölgeye gelen Asurlular başta Kaneş (Kültepe) olmak üzere pek çok ticaret kolonileri kurmuşlardı. M.Ö. 2. bin yılın başlarından itibaren Anadolu’ya gelen Hititler Kapadokya’yı da içine alan bir bölgeye yerleştiler. Daha sonra kurdukları devletin ve onu takip eden imparatorluğun en önemli merkezleri bu bölgede yer aldı. M.Ö. birinci bin yılın başlarında Hititlerin Anadolu’da zayıflayarak Güneydoğu Anadolu ve Mezopotamya’nın kuzeyine çekilmeleri üzerine Kapadokya önce Frigyalıların daha sonra da Perslerin eline geçti. Persler Anadolu’ya Zerdüşt dinini ve ateşe tapma inanışını getirdiler. Bu inanış için bir sembol teşkil eden Argaios (Erciyes) Dağı civarı ateşperestliğin en çok yayıldığı yöre oldu. M.Ö. 4. yüzyılın sonlarına kadar bölge Perslerin, Romalıların hâkimiyeti altına girdi. M.Ö. birinci yüzyıl boyunca çeşitli Pontus ve Ermeni saldırılarına rağmen Roma’ya bağlılığını sürdürdü. Daha sonra Hıristiyanlık döneminde önemli merkezlerden biri hâline gelen Kapadokya İslâmiyet’in doğuşundan sonra 7. yüzyıldan itibaren İslâm ordularının akınlarına uğradı. 647’de hazret-i Muaviye tarafından Kayseri fethedildi. 1072 de Selçukluların idaresine giren Kapadokya Yıldırım Bâyezîd tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.


Derinkuyu'da bulunan ve Aya Maryeros diye bilen yeraltı manastırının etrafı yüksek duvarlarla çevrilidir. Tarihi yeraltı Kilisesinin Bizans çağından kalma olduğunu ileri sürülmektedir.

Bölgede bisiklet kullanmayı sevenler için bisiklet turları, yarışları düzenlenmektedir. Kapadokya bölgesi, yapısal özellikleri sebebiyle kamp ve karavan turizmine yönelik uygun alanlar vardır. Kapadokya’yı at sırtında dolaşmak insana güç veriyor. Geziler sırasında doğallığını koruyan vadiler ve kültürlerini muhafaza etmiş köyler ziyaret edilmekte, “Güzel Atlar Diyarı” olarak da adlandırılan Kapadokya’ da, sıra dışı bir turizm faaliyeti sürmektedir. Uçhisar ve Göreme’de yamaç paraşütü sporu yapılmaktadır..

Kapadokya’nın simgelerinden biri olmaya başlayan balonlarla yapılan turlar, Kapadokya uygarlığının ve doğal güzelliğinin yürüyerek ulaşılamayan en uzak noktalarına kadar götürür. Bölgede, özelikle de peri bacalarının arasındaki patikalarda cip ile turlar düzenlenmektedir. Nevşehir ili genellikle orman örtüsünden yoksundur. Bu nedenle yabanıl yaşam çok azdır. Taşlık ve kayalık kesimlere çok iyi uyum sağlayabilen keklik tüm ilde görülür. Vadi boylarında tilki, tavşan, sansar ve kokarca bulunur. Vadi tabanına dik inen kayalıklarda güvercinler vardır. Kapadokya Bölgesi, genel anlamda Allah’ın dünyaya, insanlığa sunduğu bir mucizesi, Türkiye’ye armağanı, bayram şekeridir. Kapadokya’nın, Hitit dilindeki kelime anlamı ,"Garip Yer" kelimesinin karşılığı olan "Katpa Dukka"dır.
Kapadokya Krallığı döneminde bu bölgede güzel atlar yetiştirilir ve Roma Stadyumlarında yarıştırılır-mış. Buranın halkı vergilerini bu atlarla ödermiş. Bir rivayete göre de;”Kappa Dukka” persçe güzel atlar diyarı anlamına da gelirmiş

Kongre süresince Kapadokya yöresi hakkında biraz bilgilendim. Ancak yazımdan da anladığınız gibi görselliği satırlara aktaramadım. Buraları herkes kendi görmeli ve değerlendirmeli,” Gözüm seyreyle “ diyeceksiniz ve anlatmak için kelimelerin nasıl yetersiz kaldığını anlayacaksınız.

Bu gün ve her zaman güneşin altın tozları sizleri bulutsuz gökyüzü ile kucaklasın.










Bookmark and Share

Yazan: Banu Aras - Tarih: 16.06.2010 - Puan: - Yorumlar: (0) - Okunma: 2737 - Oy Ver:

BU YAZIYA YAPILAN YORUMLAR

BU YAZIYA HENÜZ YORUM YAPILMAMIŞ, İLK YORUMU YAPAN SİZ OLUN!

 
EN ÇOK OKUNAN ANADOLU YAZILARI
1-) Nohut Dürümü (31536 Kere)
2-) Ağlayan Çınar (25320 Kere)
3-) Dünyanın Tepe Noktası (23870 Kere)
4-) Sivas'ın Dağları Kekik Kokar (23780 Kere)
5-) Adım Adım Bursa - 2 (23503 Kere)
6-) Kastamonu Gezisi (18662 Kere)
7-) Adım Adım Bursa - 5 (18205 Kere)
8-) Bir Anadolu Gezisi: Bursa (17021 Kere)
9-) Bir Anadolu Gezisi Kapadokya (16035 Kere)
10-) Antik Çağın Altın Şehri (14015 Kere)

D O W N L O A D
  Seçme MP3'ler
360° İstanbul      
EN FAZLA PUAN ALAN ANADOLU YAZILARI
1-) Sivas'ın Dağları Kekik Kokar (4146)
2-) Dünyanın Tepe Noktası (3405)
3-) Ağlayan Çınar (3371)
4-) Kızıltepe'nin Altındaki Kayıp Şehir (2594)
5-) Adım Adım Bursa - 2 (2006)
6-) Bir Anadolu Gezisi: Bursa (1857)
7-) Bir Anadolu Gezisi Kapadokya (1619)
8-) Kastamonu Gezisi (1608)
9-) Adım Adım Bursa - 5 (1575)
10-) Bursa Bir Küçük İstanbul (1536)

Mail: ali@baylar.com
Seyyahamca.com sitesi 11 Eylul 2000 tarihinden beri sizlerle...

Bu site bir    iştirakidir.