Kullanıcı Adı: Şifre:
Duyurular
  • Forum Kuralları
  • Forumda uyulması gerekli olan kurallar! Tüm üyelerimizin okuması gereklidir.

    Eklenen Mesajları Güne Göre Göster:
    Forumda Arama Yap:
    Bu hafta forumun en aktif üyeleri:
    MehmetDerin(31), nullsix(2), seri66(2), ,
    Ana Sayfa » Genel » Dostlar Kıraathanesi » Hasan Basri Gürses
     
    Seyyahamca 21.03.2009 19:20:35 tarihinde soruldu...

    Cinsiyet: Erkek
    Üyelik Tarihi: 24.12.2001
    Şehir: İstanbul
    Yaş: 48
    Mesaj Sayısı: 846
    MSN: alibaylar@hotmail.com
    Kardeşim gibi sevdiğim Sabri Gürses'in babası Hasan Basri Gürses Amca'mı genç sayılabilecek bir yaşta kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyorum.
    Hayatımda kitapla ciddi anlamda tanışmamı sağlayan bir insandı Basri Amca. Sabri'lere her gittiğimde onu bir kenarda uzanmış elinde kitabı, yanında çayı ve sigarasıyla bulurdum. Sessiz sedasız bir şekilde kitabı okurken, arada renkli kalemlerle kitap üzerine notlar alır, ardından bir başka kitabın şak diye bir sayfasını açıp elindeki kitapla bağdaştırdığı noktaları işaretler ve okumasına devam ederdi.
    Hasan Basri Gürses'i tanıma şansına sahip olmak cidden çok güzel bir şeydir hayatımda. O sayede kitapları okurken düz yazı gibi okumamayı öğrenmişimdir, kitapları cümle cümle anlayarak okumayı öğrenmişimdir, arada kurşun kalem ya da renkli kalemle önemli noktaların altını çizmeyi öğrenmişimdir. En önemlisi kitap okumayı ve kitaba önem vermeyi öğrenmişimdir ondan...
    Kitap okurken sayfalara bir kız gibi davranmam gerektiğini, benden sonra o kitabı okuyacak kişinin sanki kitap hiç daha önce okunmamışcasına taze bir şekilde emanet bırakmayı da Hasan Basri Amca'dan öğrenmişimdir...
    Eğer bugüne kadar binlerce kitap okumuş isem ister inanın ister inanmayın bilinçaltımda Hasan Basri Gürses etkisinden okumuşumdur. Evine gittiğimde kitaplardan duvarın görünmediği tek ev onun evi olmuştur mesela. Hatta kitaplar duvarlardaki raflara sığmayınca, ara kitaplıklar hazırlatmış ve ufacık evde koridorlar misali kütüphane yapmıştır.
    İnternet teknolojisine ilk başlarda karşı çıkan Amca, internetten araştırma yapmayı öğrendiği andan itibaren de Fotokopi kağıdı firmaları bayram etmeye başlamışlardır, çünkü araştırdığı konularla alakalı bir dünya dolusu yabancı kaynağa da internet sayesinde ulaşabilmiş ve bulduğu bu linkleri yazdırarak arşivine almayı ihmal etmemiştir...
    Solcu kimliğiyle tanıdığım ve önyargılarım sayesinde uzun bir dönem uzak durduğum Basri Amcayı 2000 yılında bir sohbet sayesinde şaşkın bir şekilde dinlemiştim. İslami bilgisi ve altyapısı ben dindarım diyen neredeyse herkesi cebinden çıkartacak seviyede gelişmişti. O dönemde tartıştığımız ILIMAN İSLAM konusunda bunun aslında ne kadar derin bir oyun olduğunu söylediğinde amca kafayı yemiş diye düşünüp gülüp geçmiştim de... Ne acıdır ki geçen bu kadar sene içerisinde Hasan Basri Amca maalesef hep haklı çıktı. Ilıman islam hakkında olacakları seneler önceden madde madde anlattığı şekilde yaşadık tüm islam aleminde. Olayları analiz ettikçe O haklı çıkıyordu ve her haklı çıkışında da idolum olmayı bir kez daha hak ediyordu.
    Son yıllarında solcu kimliğine Türk- İslam sentezini de ekleyip çok daha farklı bir noktaya geldi. Ona göre Emperyalizm uşağı olmayan solculuk, emperyalizm uşağı olmayan milliyetçilik ve emperyalizm uşağı olmayan bir islami düşünce ancak bizi kurtaracaktı. İşte bu amacı uğruna da her kesimden zeki ve satılmamış insanlarla buluşup fikirlerini alışveriş yapmaya çabaladı. Bugün cenazesinde toplanan her kafadan onlarca insan aynı şeyi söyleme zevkine vardı:
    Hasan Basri Gürses, KURTLA-KUZUYU biraraya getirebilen çok büyük bir insandır!
    Bizler gazete okumayı kültür sayarken, televole programlarıyla gönül eğlendirirken O günde 3-4 saat uyku haricinde kitap okumakla ve araştırmalar yapmakla gününü geçiren bilge bir zattı.
    Onu tanımaktan ve kısa da olsa ondan feyiz almış olmaktan çok mutluyum ve de gurur duyuyorum.
    Allah rahmet eylesin.....


    Bookmark and Share


    Cevapları Sondan Başa Doğru Sırala Cevapları Baştan Sona Doğru Sırala
    Seyyahamca 21.03.2009 19:23:20 tarihinde cevaplandı...

    Cinsiyet: Erkek
    Üyelik Tarihi: 24.12.2001
    Şehir: İstanbul
    Yaş: 48
    Mesaj Sayısı: 846
    MSN: alibaylar@hotmail.com
    HASAN BASRİ GÜRSES'İ YİTİRİDİK
    Bir süredir kanser tedavisi gören Gürses, bugün toprağa verilecek
    21 Mart 2009 Cumartesi 17:42
    Sosyalist Yayınlar'ın sahibi, yazar Hasan Basri Gürses İstanbul'da öldü. Bir süredir kanser tedavisi gören Gürses, bugün toprağa verilecek.

    Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü'nün yaşamları ve yapıtları ile ilgili birer derlemeye imza atan, Behice Boran'ın Savunma'sını yayıma hazırlayan Gürses'in, 2003'ta kaybettiği eşi Fulya Gürses ile birlikte kaleme aldığı "Dünyada ve Türkiyede Gençlik" adlı bir de inceleme kitabı bulunuyor. Gürses'in sahibi olduğu ve genel yayın yönetmenliğini yaptığı Sosyalist Yayınlar'da, bazı Marksist klasiklerin yanı sıra, çeşitli ülkelerde yaşanan antiemperyalist ve antifaşist mücadele deneyimlerini aktaran çeviriler yer aldı.

    Hasan Basri Gürses, Sultan Galiyev ile özdeşleşen doğucu ve millici sosyalizm ile yakından ilgilenen isimlerden biriydi. Son yıllarda Türksolu dergisinde makale ve söyleşileri yayımlanan Gürses, Avrupa ve batı dünyasından ezilen halklar yararına bir değişim gelemeyeceğini, ezilen halkları kurtarma sorumuluğunun doğu ülkelerindeki ilericilere ait olduğunu öne sürüyordu. Gürses, I. Dünya Savaşı'ndan itibaren siyonizmin Osmanlı topraklarına savaş açtığını, günümüzde Orta Doğu'da emperyalizmin yürüttüğü savaşların "Yahudi kavminin toplumsallığı dışlayan, bireyci, özel mülkiyetçi, sermayeci, talancı küresel sistemi" ile "Türk kavminin tarihsel özelliği olan özel mülkiyeti dışlayan, devlet kuruculuğu, toplumsallık, kamusallık ve eşitlik modeli" arasındaki bir çatışmaya çevrileceğini savunuyordu.

    http://www.ayrintilihaber.com/news_detail.php?id=33800&uniq_id=1238015576
     
    king31m 21.03.2009 19:25:21 tarihinde cevaplandı...

    Cinsiyet: Erkek
    Üyelik Tarihi: 14.12.2005
    Şehir: İstanbul
    Yaş: 43
    Mesaj Sayısı: 48
    Yahoo: king31m
    Türk-İslam sentezinden Yahudi-İslam sentezine

    Belirleyici iki kavim: Türkler ve Yahudiler

    Bir önceki yazımızda insanlık yol ayrımında tespitinde bulunmuştuk. Bu bazılarına çok abartılı gelebilir. Son on beş yılda çok büyük bir dezenformasyonla zihinlerimiz altüst ediliyor. Böyle bir iddia bu yüzden ilk bakışta okuyucuya ters gelebilir. Fakat dünya tarihi gerçekten de çok belirleyici olan iki kavimi gösteriyor; Biri Türkler, diğeri Yahudiler. Fakat her birisinin dünya tarihinde oynadığı rol; gerek içeriğiyle, gerek biçimiyle gerekse sonuçlarıyla farklı özellikler gösteriyor, hatta birbirlerine tamamen zıt özellikler taşıyor.

    Türklerin tarihini söz konusu ettiğinizde hiç kuşkusuz fetihçi ve cihangir kavim sıfatlarını kullanmak mümkün. Diğer tabirle asker bir millet. Bunun yanında tarihte en çok devlet kurmuş, imparatorluklar kurmuş bir kavim, Türkler. Yahudiler ise tam tersi bir konumda görünüyorlar.

    Türkler bütün bu rollerini geniş bir coğrafyada, üç kıtada, geçmiş dönemin en önemli kıtaları olan Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarında, neredeyse bütün kıtaların tarihlerinde yer alacak biçimde yüzyıllarca tarihsel bir misyon yürüterek rol oynamışlar. Bu nedenle birçok başka milletle, kültürle ve dinle buluşarak bugünümüze gelmişler. Bunlardan etkilenmişler, bunları kucaklamışlar. Onlardan beslenmiş; dilleri, dinleri ve tarihte yarattıkları her toplumsal olgudan etkilenmişler. Bir başka deyişle evrensel tarihte, bu üç kıtanın kaynaşmasını, birleşmesini ve sentezini yapmışlar.

    Devlet kuran Türkler, Asimile olan Yahudiler

    Şimdi buna karşı Yahudiler farklı bir özellik gösteriyorlar. Yahudiler de Türkler gibi dünya tarihinde belirgin bir rol oynuyorlar. Geniş bir dünya coğrafyasına diasporik bir biçimde yayılmışlar. İçinde yaşadıkları toplumlardan etkilenmiş, aynı zamanda onları da etkilemişler. Hatta bazı toplumların kültürlerini yaratmışlar. Dünya tarihinin küreselleşmesinde belirgin bir rol oynamışlar. Fakat burada şunu görüyoruz; Türkler bunu somut ve açık bir gerçeklik olarak yapıyorlar. Ordu kuruyorlar, devlet kuruyorlar, bir toplumsallık yaratıyorlar. Buna karşılık Yahudilerin rolü tersi bir konumda. Genellikle içinde bulundukları topluma asimile olmuş gibi görünüyorlar; bir yandan da o toplumun iktidarlarına yanaşıyorlar Bir diğer belirgin özellik olarak da İsrail olayına kadar bir devlet kuramadıklarını görüyoruz.

    Türk tarihi ise insan unsuruna dayanır. Yapılan bütün fetihler, kurulan devletler, onların misyonları insan unsuruna dayanır ve bu insan unsuru ideogratik; yani idealleri için var olan bir insandır. Bugün Batı emperyalizmi makine gücüyle düğmelere basarak bir takım işgaller yapıyor. Halbuki, Türklerin tarihinde tamamen insan unsuruna, insanın liyakatlerine bağlı genişleme olayı. İnsanlarının cesaretlerine, inançlarına dayanan bir tarihleri var. Bunun kavimsel bir özellik olduğu çok açık. Hatta şöyle bir olay var; Osmanlı’nın son çözülüş dönemlerinde Osmanlı Türk aydınlarında çok belirgin bir özellik vardır; Batının teknolojik olarak kendilerinden üstün olduğunu kabullenirler fakat kendi değerlerine, inançlarına ve manevi karakterlerine müthiş bir özgüvenleri vardır.

    1071 Projesi

    Batı emperyalizmi günümüzde “Türkler kendini yönetemez” demektedirler; Türkiye’nin bütün partileri bir araya gelse Türkiye’yi idare edemeyecekleri iddiasındalar. Bütün bu muhteşem tarihsel süreçten bu edilgen noktaya neden geldiğimizi iyi kavramak gerekiyor. Özellikle son yirmi yıldır Türklüğe karşı gerçekte Batı’nın bin yıldır sürdürdüğü Türk düşmanlığı topyekün bir Türk düşmanlığı şeklinde bir savaşa dönüşmüş durumda. Yıllarca Türk korkusuyla kendi içinde birleşme, güçlenme arayışında olan Avrupa toparlandıkça Türkleri Anadolu’dan atmak siyasetini kendisini bir misyon, bir ideal olarak benimsemiştir. Soğuk savaşın bitiminde Türkiye batının müttefiki olarak yer almasına rağmen Türklere ve Türkiye’ye eski ılımlı siyasi projelerini tekrar uygulamaya başlamışlardır.

    Bu özünde dünya tarihinin en önemli olayını kucaklayan bir durumdur. Ben buna 1071 projesi diyorum. Yani Batı; Doğunun tarihini 1071’e kadar geriletmek istiyor. Türklerin Malazgirt Savaşı’yla Anadolu’ya girmeleri, buraları Türkleştirmeleri, vatan yapmaları ve daha sonra Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’u da fethederek bir dünya devleti olan Osmanlı’yı kurmaları... Batı bu tarihi her anlamda 1071’e kadar geri püskürtmek, bu coğrafyada tarihi yeniden yazmak istiyor. Ve bu konuda gerek siyasi, gerek kültürel her türlü çabayı sürdürüyor.

    Türk-İslam sentezi

    Bu nasıl mümkün oldu? Karşımıza çıkan en temel şey Siyonizm olgusu olmuştur. Siyonizmin dünya siyasetindeki rolünü kavramak gerek. Bu açıdan baktığımızda son dönemde ilginç bir gelişme var. Yakın bir zamanda sağ kesimde, İslamcı kesimde, Türkçü kesimde bazı yazarlar “Müslüman Siyonist” ifadesini kullanmak zorunda kaldılar. Halbuki, bu coğrafyanın özünde bir Türk-İslam sentezi olgusu var. Türk-İslam sentezi en fazla çarpıtılan konulardan birisi olmuş Türkiye’de. Türk-İslam sentezi bir yerde o bin yıllık tarihin yarattığı tarihi bir kimlik. Yani bu coğrafyanın kültürüne, gündelik yaşamına herşeyine sinmiş durumda. Türk-İslam sentezi tarihimizin ana ekseni olduğu için buna vurgu yapıyoruz. Aynı şey tüm Müslüman milletler için de söz konusu. Ama ana eksen Türklük olarak siyasi anlamda algılandığı için bu Türk-İslam sentezi olarak algılanıyor.

    Ancak, özellikle 1980 öncesi Aydınlar Ocağı’nın teorize etmeye çalıştığı ve daha sonra 12 Eylül’ün benimsediği ve kullanıma soktuğu bir Türk-İslam sentezi de var. Buradaki Türk-İslam sentezinin bizim ortaya koyduğumuz Türk-İslam sentezi ile bağlantısı yok. Bizim vurguladığımız tarihsel sürecin yarattığı bir tarihsel kimlik. Aydınlar Ocağı’nın yaratmış olduğu kavram ise doğrudan doğruya soğuk savaş döneminde Batı kampında Amerikan müttefiki olarak kalmış sağ kesimin Türkiye’de ürettiği bir düşünce girişimi. Bu açıdan bu iki farklı anlayışın beslendiği kaynaklar da çok farklı. 12 Eylül’de Türk-İslam sentezini üretenlerin bile amaçlamadığı sonuçlara varmıştır bu iş. Tam bir hayal kırıklığı oldu onlar için; O dönemde Amerikan safında yer alan aydınlar Türk dünyasının kurtuluşu için Amerika’yı müttefik olarak görmüşlerdir. Halbuki bugün karşımıza çıkmıştır ki Türk birliğinin, Türk dünyasının birleşmesinin en büyük düşmanı Amerika’dır. NATO 1960’lı yıllardaki dosyalarında Rusya’ya karşı Türklük’ü ve İslam’ı kullanalım, çözülmeden sonra ise ortaya çıkacak Türk dünyasının birleşmemesi için gereken tedbirleri şimdiden alalım diyor. Bunlar hep belgeleriyle açıklanmıştır.

    Fransız Ermenisi Etienne Copeaux’un bir kitabı yayımlandı. “Türk tarih tezinden Türk-İslam sentezine” isimli bir kitap. Kitabı okuduktan sonra tüylerim ürperdi ve kara kara düşündüm. Kitabın isminden anlaşılabileceği gibi Türk tarihini, Cumhuriyet tarihini karşısına alan bir kapsamı var. Ve daha sonra aynı kişinin bazı dergilerde de yazıları çıktı. Kitabın yazarının Fransız Kültür Merkezi’nde, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitü’sünün uzmanlarından birisi olduğunu öğrendim.

    Tipik bir modern oryantalist, Batı emperyalizminin hizmetinde. Şimdi topyekün Türk tarihine karşı subjektif bir tavrı var. Türkiye’de Türklükle İslamı birbirine karşıt olarak ortaya koymak, birbiriyle çatıştırmak siyasetinin izlendiğini gördük geçmişte. Türk tarihinden, Türklükten ayrı bir İslam ve İslamcılık tanımı ve anlayışı üretilmiş ve giderek bu anlayış Batı emperyalizminin işbirlikçisi durumuna getirilmiştir.

    Dinlerarası diyalog İslam’ın Yahudileştirilmesidir

    Çok ilginç ve şaşırtıcı bir argüman da güncel bir gelişme olarak ortaya atılmıştır: Dinlerarası diyalog. Dinlerarası diyalogu analiz ettiğinizde Türk-İslam sentezinin terk edildiğini ve bunun Yahudi-İslam sentezine dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bunun argümanları da İbrahimi dinler-semavi dinler söylemleri ile tek tanrıya inanan dinler şeklinde ortaya konuluyor. Ancak baktığınızda bu toplantıların dinle hiçbir ilgisi yok. Doğrudan doğruya siyasi bir proje bu.

    Bu Yahudi-İslam sentezi olayının daha önce yapılmış olduğunu gördüğümüz Yahudi-Hıristiyan senteziyle ittifaka girdiğini görüyoruz. Yahudilik önce İncili tartışmaya açtı. Modernleşme ve reform hareketi olarak bildiğimiz dönemde Hıristiyanlıkta dönüşüm yaşandı. Latin dilindeki İncil başka dillere çevrildi. Lutherler, Calvinler ortaya çıkmış ve süreç Protestanlığı meydana getirmiş, fakat asıl önemlisi bunun bugüne yansımasıdır. Evangelizm olarak bildiğimiz Yahudi-Hıristiyan sentezi diyebileceğimiz siyasetteki ifadesi de “neo-con”lar (neo muhafazakarlar) denilen bir kesimin yeni dünya düzeni kurmak üzere ortaya atılmaları. Bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. Evangelizm, “neo-con”lar, dinlerarası diyalog ve oradan giderek Büyük Ortadoğu Projesi. Böylece dinlerarası diyalogda taraf olan kişilerin esasında Yahudi siyasetçiler olduğunu çok iyi görüyoruz. Morton Abromowitz, Alan Makovsky, Mark Parris gibi dünya siyasetine yön veren kimselerdir bu tartışmaların öncüleri. Yani, bu dinlerarası diyalog değil siyasi bir projedir.

    Abant Platformu

    Nitekim bunun uzantısı olarak Türkiye’de yapılan Abant Platformu dediğimiz olay en sonunda Washington’da ve Brüksel’de toplantılar yapıyor. Bunu dini bir olay olarak açıklamak mümkün değil. Doğrudan doğruya coğrafyamıza yönelik saldırının bir unsurudur. 1071 Projesi’nin hayata geçirilmesidir. Bunun coğrafyamız açısından anlamı bütün Müslüman halklar ve İslam coğrafyası, Hıristiyan-Yahudi ittifakının diğer bir söylemle Anglo-Sakson Yahudi ittifakının bölgeyi işgal etmesidir. Bu bölge için bir felakettir.

    Müslüman coğrafyanın yeniden yapılandırılması ve sömürgeleştirilmesi için Siyonizme müttefik olunması ve İslam dünyasına karşı Batı saldırganlığının hizmetine girmesi akla sığmayacak bir durumdur. Çünkü firavunun hizmetine girmiş bir İslam düşünülemez. Bütün kültüründe, aleminde, ulemasında, kutsal kitabında ve hadislerinde insanın nefsinin terbiyesinin söyleyen, paylaşmacılığı kardeşliği söyleyen bir dinin Amerikan emperyalizminin “nefsi azdırın!”, “her şeyi hoşgörün” şeklinde emreden siyasetine müttefik yapılması kabul edilemez. Bunun sonucu İslam dünyasında müthiş bir kaos ve kargaşa; yabancılaşma, çöküş ve çürümedir.

    Müslüman halkların her şeyine; ekonomisine, siyasetine, kimliğine, nasıl ibadet edeceğine, Cuma namazını ne gün kılacağına, kadının mı erkeğin mi arkasında namaz kılacak; bunların hepsine karışılacak ve bunların sonu gelmeyecektir. Bu bildiğimiz Doğu Müslümanlığının çözülmesine, tasfiyesine, Yahudileşmesine yol açacak bir süreçtir. Kabul edilebilir bir şey değildir.

    Türksolu sitesindeki yazısı
     
    king31m 21.03.2009 19:37:16 tarihinde cevaplandı...

    Cinsiyet: Erkek
    Üyelik Tarihi: 14.12.2005
    Şehir: İstanbul
    Yaş: 43
    Mesaj Sayısı: 48
    Yahoo: king31m
    Sosyalist Yayınları sahibi Hasan Basri Gürses:

    İnsanlığın önündeki ayrım:

    TÜRK YOLU- YAHUDİ YOLU

    Diasporik Yahudiliğin vatansızlığı

    TÜRKSOLU: Yahudi Sorununu nasıl özetleyebiliriz?

    HASAN BASRİ GÜRSES: Uluslararası siyaset, ticaret ve diğer uluslarası ilişkilerde hep Yahudi öznesi göze çarpar.

    Yahudiliğin diasporik özelliği enternasyonalist ve küresel özelliğini de ortaya çıkarmıştır. Tüm kıtalara yayılmış bir diasporik Yahudi olgusu vardır. İnsanlığın tarihsel sürecinde 2000 yıldır bu çok önemli bir roldür.

    Diasporik Yahudi’nin temel özelliği vatanı olmaması, yerleşik olmamasıdır. Yahudilik devletsizlik ve toplumsuzluktur.

    Bu durum doğrudan doğruya diasporik Yahudi’nin zihniyetini belirlemektedir. Farklı kültürler içinde, kendisini yabancı hissederek yaşamaya çalışır. Hiçbir zaman ne yaşadığı toplum onu, ne de o yaşadığı toplumu benimser.

    Bu tarihi olgunun temelinde şu neden yatar: Yahudilik genetik bir ırkçılık üzerinde yükselir. Bundan dolayı hiçbir zaman bir toplumla bütünleşmezler. Direnirler.

    Bundan dolayı her tarihsel dönemde ve her ülkede bulundukları toplumlarda Yahudi karşıtlığı oluşmuştur. Bunun tek bir mantıklı açıklaması vardır. Ya tüm dünyanın halkları ırkçıdır ve hepsi karar vermişcesine Yahudi düşmanıdır. Ya da bu düşmanlığa aslında Yahudilerdeki genetik ırkçılık neden olur.

    Bir de meselenin siyasi ve sosyal yönü vardır. Azınlık konumundaki Yahudiler genelde mutlaka merkezi iktidara yanaşırlar. Saraylara yanışıp, ekonomi konusunda danışman olurlar. İspanyol Kralı’nın da, Selçukluların da hazinesi Yahudilerin elindedir. Avrupa’da tüm prensler, kontlar, soylular süreç içerisinde bunlara borçlanır. Halk tabi bu gelişmeleri sezer ve tepki gösterir.

    Yahudilerin temel ekonomik misyonu ise, uluslararası ticareti kontrol etmektir. Saraylara ipek, baharat gibi lüks tüketimin teşvik edilmesi ve bu kanalla para kazanmak gibi rolleri var. Kısacası Yahudiler egemen sınıflarla çok özgün bir ilişki içindedir, sorun da buradan kaynaklanır.

    Tüm bu ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Yahudi düşmanlığı her dönem yaşayacak bir zemin bulur. Örneğin Ortaçağ’da antisemitizmi Katolik Kilisesi yürütür. Bu karşıtlık dinsel gibi gözükse de aslında sosyal ve ekonomik temellidir.

    Osmanlı’nın çözülmesinde Yahudiliğin rolü

    Aslında Yahudilerin devletleri ve toplumları içten bölen gizli rolünü en belirgin Osmanlı’da görebiliriz. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri iyi incelenirse bu görülebilir.

    Birincisi klasik Osmanlı toplumunun çözülmesinde başrol Yahudilerindir. 1492 İspanya’dan Yahudiler kovulunca onların bir kolu Amsterdam’a gider, dünya finans kapitalinin ilk borsasını kurarlar ve sömürgecilik mayalanır.

    Diğer kolu ise Osmanlı’ya gelir. Saraya sızarlar. Kösem Sultanlar, saray entrikaları falan türemeye başlar. Kısa sürede Osmanlı’nın tımara dayalı toprak düzeni, ahiliğe dayalı esnaf düzeni ve devletin adaletle hükmetmek ideolojisine dayalı yönetim sistemi dağılır. Tam istihdam politikası biter.

    Yahudiler Osmanlı’ya kamusal ekonominin çözülmesine yol açacak öneriler getiriyorlar. Bu en son aşamada toprak satışının serbestleştirilmesine yol açar.

    Ahilik sistemi ve tımar düzeni bozuluyor. Bu çok önemli; mültezimlik sistemini getirerek, “devlet vergilerini ihale edin biz toplayalım” düşüncesini hakim kılıyorlar. Tüm mültezimler de Galata’daki Yahudi bankerlere bağlanıyor. Böylelikle devletin halk gözünde otoritesi sarsılır ve klasik Osmanlı düzeni çözülür. Derken darphanenin kontrolü Yahudilerin eline geçer. Paranın değeri düşürülür, bildiğimiz yeniçeri isyanları başlar.

    Yahudilik 1800’lerle Theodor Herzl’in öncülüğünde siyonizm ile birlikte bir siyasal harekete dönüştü. Siyonizm ilk olarak Yahudi orta sınıfın ideolojisi olarak çıkar. Çünkü Yahudi oligarşisinin neden olduğu antisemitizmin esas baskısını Yahudi orta sınıfı çekiyor. Bizim de devletimiz, vatanımız, toplumumuz olsun düşüncesi ilk bu kesimlerde somutlaşıyor.

    Bu sırada Yahudi oligarşisi aristokratlaşır. Avrupa aristokrasisi Yahudilere borçlandıkça ünvanlarını Yahudilere satar. Rothschild, Disrael gibilerin aristokrat ünvanı kazanmaları böyle başlar.

    Modern çağa geldiğimizde bütün ulus devletlerin yine Yahudilere borçlu olduğu görülüyor. Hatta birbirine karşı savaşan iki devleti aynı Yahudilerin finanse ettiği ilginç durumlar çoktur.

    TÜRKSOLU: Yahudilik ile kozmopolitizm ve küreselleşme doğrudan ilişkilidir denilebilir mi?

    Küreselleşme Yahudiliğin en büyük zaferidir

    HASAN BASRİ GÜRSES: Yahudilik ile kozmopolitiklik, melezlik doğrudan ilişkilidir. Diasporik Yahudilik, içinde bulunduğu topluma entegre olamadığı ikili bir görev üstlenir. Örneğin Alman isimli Yahudi hem modern Alman kültürüne yön verir hem de örtük olarak diasporik kültürünü yaşatır.

    Modern dönemdeki kozmopolitizm ve küreselleşme olgusunun da baş unsuru yine Yahudilik oluyor. Zaten kapitalizmin, sermayenin doğasında da milletsizlik ve sürekli dolaşım vardır. Bunlar hep Yahudilikle örtüşüyor.

    1990’lara geldiğimizde karşımıza çok önemli bir gelişme çıkıyor. Bu tarih adeta Dünya Yahudi Partisinin bir zaferi gibidir. Sovyetlerin çöküşü, tek kutuplu dünyanın ve Yeni Dünya Düzeni’nin kurulması kozmopolitizmin ve Yahudiliğin bir nevi zaferidir.

    Yahudi düşünürler ve rabbiler önce hıristiyan Avrupa’yı hallettiler. Hıristiyanlık tartışmaya açıldı ve Yahudi karşıtlığının temel temsilcisi Katolikliğin Avrupa’daki bütünlüğü parçalandı.

    Engizisyon hikayelerini bilirsiniz. Bir kısmı doğru olmakla beraber, önemli bir abartı da içermektedir. Tıpkı Yahudi soykırımı gibi hep gündemde tutulur. Aslında bu Yahudilerce finanse edilen Protestan ayaklanmasının ideolojik olarak doğrulanması içindir.

    Şimdi bu dinsel opersayonun ikinci aşamasına geçilmiştir. “Kitapların kitabı bizimkidir. Diğerleri bizim kitabımızın taklidi ve bozulmuşudur. Dinler diyaloğu adı altında İbrahimli dinler Yahudilik egemenliği altında toplanmalıdır.”

    Mesele şudur. 1990’larla birlikte Yahudiler artık “hem geleneğin hem de geleceğin sahibi olan ırk biziz” iddiasını açıkça ifade etmeye başlamıştır.

    Aslında Yahudilerin kendi teolojisi bile bu iddiayı sarsmaktadır. Yahudilere yüzlerce peygamber gönderildiği söylenir. Oysa Sami kavimlerin diğer kolu olan Araplara yalnızca bir tane gönderilmiştir. Ama Yahudiler kendilerine gönderilen tüm peygamberleri ya öldürmüş ya da sözünden çıkmışlardır. O zaman şu sonuç çıkmaktadır. Adalet, kardeşlik ve eşitlik getirmekle görevli peygamberler asla Yahudileri adam edememiştir. Yahudi sorunu kendi kaynaklarında bile böyle karşımıza çıkmaktadır. Yahudi kavimlere yüzlerce peygamber geliyor ve Yahudi kavminde toplumsallığı yaratamıyor. İşin püf noktası; toplumsallık ile Yahudiler arasındaki bu çelişkidedir.

    TÜRKSOLU: Bugün Yahudiliğin diğer dünya halkları özellikle mazlum milletler karşısındaki somut konumu nedir?

    HASAN BASRİ GÜRSES: Yahudi teolojsinde kendileri seçilmiş ırktır. Nitekim diğer kavimler alt sınıf görüldüğü için Yahudilik evrensel bir din değildir ve misyonerlik yapmaz.

    Yahudilik bugün diğer halklar üzerinde açık egemenliğini ilan etme noktasına gelmiştir. Örneğin tarih boyu kendini gizli tutmuş olan ve Yahudiliğin modern bir tarikatı olarak adlandırabileceğimiz masonluk ilk defa açıkça kendini ifade etmeye, kendisini legalize etmeye başladı.

    Enternasyonal siyonizm ve milli siyonizm birleşti

    Bugün enternasyonal siyonizm ile milli siyonizm kader birliği içindedir. Bu çok müthiş bir tehlike yaratmaktadır. Enternasyonal siyonizm, Soros, Albright, Brezezinski ve Kissinger gibi temsilcileriyle global siyasi ve ekonomik gücünü, milli siyonizmin yani İsrail’in açıkça hizmetine sunmuştur.

    İsrail kurulmadan önce Hertz, Batı’ya “Biz Batı medeniyetinin en doğudaki savunma kalesi olacağız” demiştir. Gerçekten de İsrail kurulduğundan beri Ortadoğu Batı tarafından bir kan gölüne çevrilmiştir.

    Bugün dünya siyaseti Büyük Ortadoğu Projesi üzerine dönüyor. Büyük Ortadoğu Projesi, bizim Türk-İslam coğrafyası diye bildiğimiz eski Osmanlı coğrafyası’nın yeniden sömürgeleştirilmesidir.

    Bölgenin gerçek tarihsel halklarından söz hakkı alınmak isteniyor. Tarihte üç büyük kavim bu bölgeye ve dünyaya şekil vermiştir: Türk, Fars ve Arap. Bu üç kavim enternasyonel Yahudi’nin en büyük düşmanıdır.

    Bu bölge yeniden yapılandıralacaktır. İsrail ise tek egemen özne olarak bu üç kavme karşı öne sürülüyor. Dünya Yahudi finans merkezleri ve Anglo-Sakson emperyalizmi aynı denklemde buluşuyor. Bu amaçla tüm dünyayı bir Roma arenasına dönüştürdüler. “Sizi caminizde bile öldürürüz” mesajını dünya medyasına geçtikleri filmlerle duyurdular.

    1,5 milyar Müslüman’ın arasında 50 senedir Filistin halkını katlederek varolan İsrail’in modeli, şimdi tüm Müslüman coğrafyaya yayılmak isteniyor.

    Bundan dolayı Yahudi sorunu günümüzde tarihteki her dönemden daha yakıcı bir şekilde ezilen halkların ve insanlığın gündemine oturmuştur.

    Bu gelişmelerle birlikte tüm dünyada üçüncü dalga bir antisemitizim akımı yayılmaktadır. Tüm dünyada durup dururken insanların kafasına birden düşmez ki bu. Dünya Yahudi Partisinin eylemleri antisemitizime neden olmaktadır. Bu çok doğaldır.

    TÜRKSOLU: Türkiye’nin bu saflaşmada yeri nedir?

    İsrail’in esas hedefi Türkiye

    HASAN BASRİ GÜRSES: Devlet özlemi 2000 yıldır Yahudiliğin içindedir. Bu dünyanın doğal siyasal yapısıyla hep çelişir.

    Örneğin bundan 100 yıl öncesine gidelim. Yahudi’nin vatan yapmak istediği bölge Osmanlı‘nın yönetimindedir. Osmanlı parçalanmadan burada bir İsrail düşlemek mümkün mü? Zaten İsrail’i kurmanın Osmanlı’dan geçtiğini bizzat gören siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, Osmanlı padişahının huzuruna gelerek tehditte bulunmuştur.

    Osmanlı padişahı Filistin topraklarını parayla satmaya yanaşmayınca, bu sefer Anglo-Sakson emperyalizmi ve diğer emperyalistler Osmanlı’ya saldırarak parçalamışlardır. Daha bu saldırı tamamlanamadan 1916’da Balfour Deklarasyonu ile İngliz emperyalizminden İsrail’i kurma izni çıkmıştır.

    Osmanlı’daki tüm milliyetçilikleri Yahudiler çıkarmıştır. En son Türk milletidir milliyetçilik davası güden ancak o da imparatorluk dağıldıktan sonradır.

    Osmanlı parçalanmadan İsrail’in kurulması hayal bile edilemezdi. Bugün ise Türkiye parçalanmadan Büyük İsrail kurulamaz. Bu denklem bu kadar basittir. Tüm sorun buradan çıkmaktadır.

    1990’lardar itibaren Türkiye’nin Türk Dünyası ile ilişkilerini engelleyen kim? Elçibey’i iktidardan düşüren kim? Bugün Türkiye’nin Türk Dünyası ile bağları tamamen kesildi ama İsrail’in Orta Asya’da her yerde kolu var. Orta Asya’daki havaalanlarını kim yapıyor, işletmesini kim sürdürüyor? Bugün Türklere Türk Dünyası yasak, İsrail ve ABD’ye serbettir.

    Enternasyonal siyonizm ile milli siyonizmin kader birliği, dediğimiz gibi bir insanlık sorunu haline gelmiştir. Tüm dünyanın merkez bankaları, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF, BM organları Yahudi oligarklarının elindedir. Bu güç İsrail’in hizmetindedir. Türk milleti ve Türk Dünyası’na yansıması da kısaca budur.

    Önemli bir örnek daha... Immanuel Wallerstein aslında Batı emperyalizmin en büyük ideoloğudur. Kendisi aslında Dünya Yahudi Partisinin büyük bir düşünürüdür. Tüm dünyada akademisyenler ona bağlıdır, adeta onun için veriler toplamaktadırlar. Dünya Sosyoloji Topluluğunun başkanıdır. Kendisini sınıflar ve ideolojiler üstü ilan etmektedir.

    Wallerstein “Amerikan sistemi çökecek” dedi diye kendisi muhalif ilan edilmektedir. Aslında ABD’yi uyarmaktadır. Ve dünya çapında sosyoloji kuramları, dünya sistemi tezleri geliştiren bu insan, bunca süper işinin arasında, gün aşırı PKK’yla ilgili makale yazabilmektedir. Özgür Gündem bunları yayınlıyor. Bu Türkiye ve PKK’ya ne büyük ilgidir? Bunlar gözden kaçmamalıdır.

    TÜRKSOLU: Peki dünya küresel kapitalist sistemi ve sizin tanımınızla Dünya Yahudi Partisi’nin dayattığı yeni sömürgecilik düzenini yıkacak dinamikler nelerdir? Türk milletinin burada rolü ne olabilir?

    Sömürge halkları hortumları kesmeli

    HASAN BASRI GÜRSES: Marks emperyalist dönemi ve siyasi sonuçlarını görmedi. Kendisinin emperyalizm üzerine tahlilleri yok. Lenin daha sonra kendini bu işe adadı.

    Marks’a göre kapitalizmi en çok geliştiği yerde, Avrupa’da, işçi sınıfı yıkacak ve özlenen kardeşlik düzenini getirecekti. Ancak Avrupa Marksizmi 2. Enternasyonal ile zirvesine çıktı ve bu zirve tamamen kapitalizm ve emperyalizm yandaşlığıydı. Bunu Engels biraz gördü. Esas Lenin en çok Avrupa Marksizmine saldırdı.

    Avrupa’da işçi sınıfı bir tane bile kapitalizm karşıtı devrim yapmamıştır. Örneğin 1955’te Fransa’ya karşı Cezayir Kurtuluş Savaşı başlar. Fransa 60’lara kadar 1,5 milyon insanı öldürür. Ama Fransız Komünist Partisi bu dönem bile “Cezayir Fransız’dır” demektedir bildirilerinde.

    O zaman ne ortaya çıkmaktadır? 20. yy’ın da gösterdiği gibi kapitalizmi yıkmanın yolu sömürgelerdeki halkların, Batı’ya akan sömürü hortumlarını kesmeleridir.

    Son Irak yağması emperyalizmin doğasını bir kez daha gösterdi. İngiliz emperyalizmi korsanlıkla başlamıştır. Daha sonra korsanlar Doğu Hint Kumpanyasını kurmuştur. Hindistan’da 100 binlerce kişinin kolu İngilizlerce kesilmiştir: dokumacılık yapmasınlar diye. Çin, afyon tüketsin diye Afyon Savaşlarında topa tutulmuştur. Şimdi de Irak’ta aynı hırsızlık ve cinayet açıkça işlenmektedir. Dolayısıyla emperyalizmin karşıtları bu katledilen halklardır. 1492’lerde Batı, Azteklere İnkalara ne yaptıysa, bugün de yaşanan budur.

    “Şark Meselesi”nin özü

    Batı emperyalizmi Amerika’da ve Afrika’da karşısında direnebilecek, büyük bir güç ile karşılaşmadı. Buralardan alınan güçle Asya’ya, Doğu’ya yöneldiler.

    Şark Meselesi ancak böyle gündeme gelmiştir. 1. Dünya Savayı kimle yapılmıştır. Osmanlı’yla Batı arasındadır aslında bu savaş. Batı’nın karşısına ilk defa yenemediği bir rakip çıkmıştır. 1915’te Çanakkale’de ilk defa Anglo-Sakson emperyalizmi yenilgiyi tatmıştır. İngiliz generalleri ve askerleri, işte General Townshed topluca esir alınmıştır.

    Gerçek Dünya Savaşı, Doğu ile Batı arasındadır. Osmanlı coğrafyası, Türk Dünyası ve İslam coğrafyasını sömürgeleştirme savaşıdır bu.

    Bugün yaşananların özü de bu. Arada 100 yıl yaşanan varyasyonlar geçilmiş, yine aynı bölge, aynı çatışmaya dönülmüştür. Yeniden Doğu’nun sömürgeleştirilmesine başlanmıştır. Bu sefer İsrail en ön planda rol almaktadır. Bunu da diğer kavimler üzerinde dinsel bir egemenlik ve üstünlük hakkı düşüncesini taşıyan Yahudilik davasıyla birleştirmiş durumdadırlar.

    Doğu halkları yeniden vahşi bir istilayla karşı karşıyadır. Bu, yüzyıllarca sürecek bir kaos ve toplumsallığı çürütme üzerine kurulacak bir istiladır. Asla bir düzen getirme davası değildir.

    Kaldı ki Yahudiler tarihin hangi döneminde bir düzen getirmiş, bir devlet kurabilmiştir. Kurdukları yegane devlet olan İsrail’in 50 yıldır Filistinlilere karşı uyguladığı faşist katliamlar ve rezalet ortadadır. Hayır bu devlet kurmak demek değildir. Devlet kurmak toplumsallık gerektirir.

    Türk kavminin tarihi misyonu

    Bu ise Türk milletinin tarihi misyonudur. 20.yy’daki gibi, 21.yy’da da bu misyon ve Doğu’yu savunmak görevi omuzlarımızdadır. Zaten dünya tarihinde iki kavmin çok önemli rolü vardır. Biri Yahudiler diğeri Türkler. Bu kesin bir olgudur.

    Yahudiler daha önce belirttiğimiz gibi diasporik konuma düşmüş, bu konumda zihniyet dünyaları biçimlenmiş, daha sonra belli arayışlarla dünya tarihsel sürecine etkilerini bırakmış bir kavimdir.

    “Tüm dünya global oldu, milli devletlerin zamanları geçti” denirken, 2000 yıl sonra İsrail’in Ortadoğu’nun göbeğinde kurdurulup, halklara kan kusturulduğu görülüyor.

    Türk kavminin tarihsel rolü ise Türk etnikliğini aşmış bir roldür. Bugün Batı-Doğu dediğimiz kamplaşma, Osmanlı döneminde Hıristiyan-İslam olarak daha da doğrusu Türk-Batı kamplaşması olarak algılanıyordu. Son 500 yıl Batı tarihinin tek ülküsü zaten budur. Türkleri Avrupa’dan atmak, Anadolu’dan atmak. Burada bir yanlışlık yok. Çünkü Batı Türk’e karşı kendini savunmak tavrıyla modernleşme arayışlarına girmiştir.

    500 sene önceki dünyaya bakın. Kuzeyde ne var? Cengiz’den geride kalan Altınordu Türk- İslam İmparatorluğu. İran’da yine bir Türk hanedanı Safeviler ve onlardan sonra 1922’ye kadar yine Türk olan Kaçarlar. Peki Horasan’da ne var? Timur İmparatorluğu. Hindistan’da 1100’lerdeki Gaznelilerin kurulmasından 1857’deki İngilizlere karşı sipahi isyanına kadar Türk egemenliği var. Memlük’te Mısır’da Sultan Bayparslar Türkler var. Ve tabi merkezde Osmanlı. Batı sömürgeciliğinin hemen arifesinde yeryüzünde Türk’ten başka bir güç yoktu. Büyük anlaşmazlık çıktığı zaman bile Türkler arasında çıkıyordu. Örnek Yavuz ile Şah İsmail. Bu egemenliğe saldıran Batı ve esas olarak Anglo-Saksonlar olmuştur. Hem Osmanlı’yı, hem İran’da Kaçarları, hem de Hindistan’daki Türk egemenliğini İngiliz emperyalizmi yıktı.

    İki kavim iki yol

    Bu kadar geniş bir coğrafyada, farklı kültürler, farklı diller, dinler ve milletler üzerinde egemenlik kurmak, devlet kurmak ve tüm bu coğrafyanın kültürel zenginliğini koruyup, yaşatacak kamusallığı yaratmak ancak Türk kavmine hasdır. İşte medeniyet kurmak asıl budur.

    Milletlerin ve dinlerin zenginliğini korumak ve kendinden birşeyler katarak daha üst bir seviyeye çıkarmaktır bu. Bunu ırkçılık anlamında söylemiyorum. Bu tarihi bir realitedir. Batı tarihçileri “Türkleri çıkarın, dünya tarihi kalmaz” demektedir.

    Devlet kurmak, toplumsallaşma yaratmak, düzen yaratmak, kanun yaratmak büyük bir iştir. Yahudilerin son 50 yıldır bir tane devleti var, işte ne olduğunu hep birlikte görüyoruz. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Devlet kuruculuğu bu değildir.

    Temel sorun bu iki kavmin medeniyet anlayışlarının çatışmasıdır. Bugün sözünü ettiğimiz coğrafya sömürgeleştirilmek istenen coğrafyadır. Böl, yönet, çatıştır stratejisi bu bölgede uygulanmaktadır. Türk milleti bölge haklarına tam tersine bir yolu, kendi gücüyle kendilerini yönetme yolunu göstermektedir.

    Birinci yol gösterici, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşıdır. Dünyadaki ilk başarılı antiemperyalist Milli Kurtuluş Savaşıdır. Öncüdür. İkincisi Sultan Galiyev’in Sömürgeler Enternasyonali düşüncesidir. Bütün mazlum sömürge uluslarının kurtuluşudur. Bugün de çözüm bu örneklerde yatmaktadır.

    Dünyada, ya Yahudi kavminin toplumsallığı dışlayan, bireyci, özel mülkiyetçi, sermayeci, talancı küresel sistemi hakim olacaktır; ya da Türk kavminin tarihsel özelliği olan özel mülkiyeti dışlayan, devlet kuruculuğu, toplumsallık, kamusallık ve eşitlik modeli egemen olacaktır. Tarihte hep öne çıkan bu iki kavmin belirleyiciliği yine ortadadır.

    Biz Türkler böylelikle devletçi, kamusal ve eşitlikçi milli karakterimizle insanlığın evrensel kaderinde olumlu bir rol oynayabiliriz.
    (Türk Solu,03.21.2005)
     
    Seyyahamca.com - Seyahat Portalınız

    Bu konuya yorum eklemek için üye olmalı ve/veya üye girişi yapmış olmalısınız!

    İstatistikler R E K L A M

    Kategoriler : 10, Forumlar : 76
    Konular : 2107, Yorumlar : 8047
    Toplam Üye : 11900
    Son Üyemiz : MehmetDerin