Ülke Yazıları    Anadolu Yazıları    Editör Yazıları    Köşe Yazıları    Modern Batının İlkel Tarihi    Seyahat Fotoğrafları    Nostaljik Kartpostallar    İlginç Seyahat Notları    Dünyadan İlginç Siteler    Şiirler    Fıkralar    Dünyadan İlginç Kanunlar    İlginç Bilgiler    Basit Çince    Göz Yanılmaları    Seyahat Tavsiyeleri    Seyahat Listesi    Havayolu Şirketleri    Uçuş Kodları    Milli Marşlar    Download    Üyelik    Forum    Toplist    Tüm Üyelerimiz    Misafir Defteri    Webmaster Özel    Havayolu Mil Programları
Seyyahamca Video | Seyyahamca Muzik | Video & Muzik & Forum
Üye Girişi:
                                   Yeni Üye Kaydı
Anasayfa Yazılar Fotoğraflar Eğlence Tavsiyeler Üye İşlemleri SeyyahForum
Kullanıcı Adı: Şifre: E-Posta:
KÖŞE YAZILARI

Duydum Ki, En İyi Teyzesi Ölmüs Eski Mahallenin.

Şaşırmamalıydım, beklenen bir şeydi aslında. Eski mahallenin en iyi teyzesi, kanserdi, son dört yıldır da felç. Koltuk değnekleriyle güç bela ayağa kalkıp ihtiyaçlarını giderdiğini, kalan zamanını tekerlekli sandalyede oturarak geçirdiğini öğrenmiştim. Geçmiş günlerin iki iyi dostu olduğumuz için, böyle bir yaşamın ona ne kadar katlanılmaz geldiğini çok iyi biliyordum.


Onu neden gerektiği kadar aramadığımı bilmiyorum. Ağır ameliyatlar geçirmiş, ağır tedaviler görmüştü, yaşadığı son dört yılın neredeyse üç yılı değişik hastanelerde yattı ama ben bu süreç boyunca onu görmeye gitmedim.

Anımsadığım kadarıyla bir iki kez telefon görüşmelerimiz oldu, sabretmesini ve Allah’ın büyük olduğunu söyledim ona, inançlı biriyim ben, dua etmesini önerdim. Sonra sık çıktığım gezilerden bahsettim ona, artık seyahat sıkça yapılabilir bir şey olmuştu benim için, ticaret yapıyordum. Bir sürü olay anlatıp güldürdüm onu, eskiden olduğu gibi ve bana “bunları yazmalısın” dedi. Çok keyifli bir anlatımım olduğunu ve aynı üslubu tutturabilirsem yazdıklarımın çok kişiyi mutlu edeceğini söyledi.
İnsan, yaşamdaki tarz’ını salt kendi olanaklarıyla sürdürebildiği zaman eski dostlardan uzaklaşıyor mu ne? belki de aramayışımın nedeni böyle bir şey olabilir mi? kimbilir.


Belki, onu o halde görmeye tahammül edemiyecektim de ondandı. Geçmişte, sürekli olarak devinim içinde biriydi, her zaman biryerlerde birşeyler yaparken anımsıyorum onu. Benim açımdan en ilgi çekici tarafı gençlerle olan ilişkileriydi. Bir öğretmendi ama nasıl demeli.. öyle, bilinen tip öğretmenlerden değil, “Ölü Ozanlar Derneği” filmini gördüyseniz anımsarsınız, işte aynen o tip bir öğretmendi. Şöyle demek istiyorum, yani, gençlerle beraberliği sadece okul kapılarında sonlanan bir beraberlik olmazdı, bu beraberliğin sınırı yoktu denebilir. Ve ayrıca sadece kendi okulunun öğrencilerini kapsayan bir sevgi bağı da değildi bu sadece, fareli köyün kavalcısı gibiydi, flüdünün büyüsüne kaptırıp peşinden sürüklüyordu gençleri, çocukları.

Ben onu, lise öğrencisi olduğum sıralar tanıdım, oğluyla aynı okulda okuyorduk ve arkadaş olmuştuk.
Anlaşılması zor biri de olsa, annesinden aldığını sandığım sıcak tarafları vardı arkadaşımın. Sıcak ve aynı zamanda samimi görünüyordu, çabucak dost olmuştuk. Doğu kentlerinden birinde başlamıştım liseye, ailece batıya göçtüğümüz zaman, lise eğitimim için nakledildiğim okulda büyük uyum sorunları yaşamaya başlamıştım. Çocuklar, benim yetişme tarzıma çok aykırı gelen şımarık çocuklardı ve zaten beni aralarına almaktan ziyade benimle eğlenmeyi yeğlediklerini düşünüyor, uzak duruyordum. Bu yüzden olacak, eski mahallenin en iyi teyzesinin oğluyla kurduğumuz arkadaşlıktan çok mutluydum. Onun da bende bulduğu pek çok şey olduğunu sanıyorum, adeta birbirimizi tamamlar gibiydik ve kısa sürede iki iyi dost oluverdik.

Deli dolu şakacı biriydim, o ise içine kapalı ve sessiz, ama birlikte olduğumuzda her şeye gülerdik. Kentte aylak aylak gezinir ve çok eğlenirdik, yazın kent dışı gezilerimiz olurdu, sırt çantalarımız bir kenarda hazır bekler, bulduğumuz ilk fırsatta yola çıkardık, çok güzel günlerdi. Böylesi bir uyumu bir başka arkadaşla daha sonraları da yaşadığımı söyleyemem doğrusu.

Birlikte olduğumuzda, hep bana uygun ortamlar arar gibiydi arkadaşım. Annesinin öğretmenlik yaptığı okula belki de bu yüzden gitmiştik. Neşeli biri olarak ondan hoşlanacağımı düşünmüş olmalı. Böylece, eski mahallenin en iyi teyzesiyle o gün tanışmış oldum.

Şaşrtıcı biriydi doğrusu. Arkadaşımın tahmin ettiği gibi, öğretmenler odasında değil, bahçede, onlarca çocuğun arasında bulduk onu. Meslek lisesiydi, yaşamla içiçe bu canlı ve hareketli çocuklarla başedebilmek gerçekten güçtü ve o tabii ki başedemiyor ancak buna aldırmıyordu. Dedim ya, sıradan bir öğretmen tanımından çok çok farklıydı.

Beni sınıfına aldı, kürsüye oturmamı söyledi ve kendi de geçip sıralardan birine çocuklarla birlikte oturdu. “Bir gezgin olduğunu öğrendim” dedi “çocuklara eğlenceli öykülerinden anlat.”

Anlattım, sadece ilgi ile motive edilebilen özgür ruhlu çocuklardı. Anlattıklarıma ilgi toplamayı becerebilmiştim, öğrenciler basbayağı suskun beni dinliyordu, gerektiğinde kahkahaları koyveriyorlardı tabii. Kız öğrenciler, artistmişim de neredeyse imza isteyeceklermiş gibi hayranlıkla izliyorlardı beni, doğrusu çok gururlanmıştım. Geçirdiğim en keyifli günlerden biriydi.

Babasının, annesiyle taban tabana zıt biri olduğunu söylemişti arkadaşım, köşeli yani zor biri. O yaşta babasından övgüyle bahsedecek kaç delikanlı bulabilirsiniz ki? Ben de babam için aynı şeyleri söyliyebilirdim, sonuçta onlardan olabildiğince uzak durmamız gereken dönemlerdi işte.

Şairdi arkadaşım. Ben esprilerimle, o şiirleriyle, kızlardan epeyi puan topluyorduk. Yaşamınbir oyundan ibaret olmadığını sık sık anımsatmak görevini edinmiş babaların, üzerimize çöken ağırlıkları olmasa oldukça hoş zamanlar yaşadığımız söylenebilirdi. Bu arada ben, okulda arkadaşımın annesini çok yoran, ‘Marilyn lakaplı’ delifişek yeğeniyle çıkmaya bile başlamıştım. “Dikkat et” diye uyarmıştı eski mahallenin en iyi teyzesi. “Annesi, yani ablam bana asla benzemez.”

Günler keyifli geçiyordu işte böyle, ama arkadaşım, babasının sürekli olarak, gelip kendisiyle birlikte çalışması gerektiğini söylemesinden yılmıştı. Yanyana olamıyorlardı işte, bu kadar basitti.
“Dizgievi kuruyorum, Cağaloğlunda büro arıyor annem” dedi bir gün. Gittik, eski mahallenin en iyi teyzesi büroyu tutmuş bile. Eski hanların, her boşluğundan oda yaratılmış yerleri olur ya, işte öyle bir oda bozuntusu, küçük ve dizaynı bozuk bir odacık ama kirası ucuz. “Bize bırak, biz burayı adam ederiz” dedim keyifle. Ardından gerekli malzemeleri alıp kolları sıvadık, o büyük çabalarımızın resimleri hala biryerlerde saklıdır. Birbirimizin poz poz fotoğraflarını çekmiştik, duvarları boyarken, tek pencereyi adam etmeye çalışırken falan, neşeli bir uğraştı bizim için, çok eğlendiğimizi anımsıyorum.

Kontrat için arkadaşımın babası gerekliydi, zira memur oluşu kontrat yapmasını engelliyordu annesinin. Bu, bayağı canımızı sıkmıştı, nasıl demeli, sanki oyunumuz yarıda kesilmiş gibi hissetmiştik. Bendeki cansıkıntısının sebebi arkadaşımdan biraz farklıydı, sonuçta büroda çalışacak olan ben değildim elbette, ama arkadaşım özgür ruhlu bir çocuktu ve ben onun bulunduğu her yerde aynı havayı koklayacağımdan emindim. Babası yanında olmadığı sürece tabii. Annesi mi? Annesi esasen böylesi ortamlar için yaratılmış gibiydi.

Kara kara düşünüyordum doğrusu ama sonuç beklediğim gibi olmadı. Adam kontrat yapmak üzere bir kez hancıyla görüşmüş bir daha ortalıkta görünmemişti. O zaman arkadaşımın babasının, hiç kuşkusuz oğluyla çok iyi geçinemediğini ama tıpatıp babama benzeyen biri de olmadığını anladım. Böyle bir durumda babam olur olmaz zamanlarda çıkıp gelir, hayatı bana zehrederdi, bundan emindim.

Beklediğim gibi, sonraki günler oldukça keyifli yaşadığımız günler oluverdi. Eski mahallenin en iyi teyzesi bilgisayarını getirdi evden, küçük bir masa uydurmuştuk, üzerine yerleştirdik. Machintos Plus türünden, bugünlerde artık müzelik sayılması gereken ilk ürünlerdendi. Ama sağlam bir mekanik sistemi vardı ve bir yazımcı için yeterliydi sanırım. Sıra iş bulmaya gelmişti, onu da gene arkadaşımın annesi buldu. Politika çalışmalarını kitaplaştırmak isteyen bir adamdan dizgi işi getirdi ve arkadaşım kolları sıvayarak işe başladı. Küçücük dükkanda sıkılacağını düşünerek onu olabildiğince yanlız bırakmamaya çalışıyordum ben de tabii.

Tek şikayetimiz hancıydı. Hanın, çıkış kapısına yakın bir bölmeyi kendisine ayırmış, alanı iyice daraltmıştı. Geleni gideni, gireni çıkanı kontrol ediyordu oturduğu yerden ve herşeye karışmayı kendisine vazife edinmişti. Bu nedir, şu nedir, bu kimdir, şu kimdir diye boyuna her işimize burnunu sokan, her türlü meşrubatı kendisinden almamızı şart koşan, büroyu bir saat daha açık tutabilmek için saatlerce dil dökmek zorunda kaldığımız bu kürt delikanlı, her gün biraz daha keyfimizi kaçırmaya sanki kendi kendini memur etmişti. Can sıkıntımız son haddindeydi ve ona daha ne kadar dayanabileceğimizi doğrusu, kestiremiyorduk.

“Sabırlı ve anlayışlı olun” demişti arkadaşımın annesi. “ O da sizin gibi genç ve hayatın yükünü omuzlamak yerine hayatı neşeli yanlarıyla yaşamak istiyor olabilir.”
“Özcesi, sizi kıskanmıştır”diye ekledi.

Bizim dile getiremediğimizi dile getirmiş, bir çırpıda kestirip atmıştı. Doğru söylüyordu ve aslında bizim de hissettiğimiz buydu. Neşeli arkadaşlarla gelmeye başlamıştık büroya artık ve bunların çoğu da kızlar oluyordu tabii ki. Hancının gözünden kaçırarak getirdiğimiz meşrubatları içiyor, içtikçe attığımız keyifli kahkahaların dozajı yükseliyordu. Sık sık baskınına uğruyorduk hancının ve ne yaptığımız konusunda kesin yargılar içeren bakışlarına muhatap oluyorduk, “hımm,humm” diye söylenerek elindeki tesbihi sağa sola sallayarak gidiyordu. “Yahu kız kısmını gerdek gecesi gören kıro bunlar, kız erkek arkadaşlığından ne anlar, aldırmayııın.” tesellisiyle bildiğimiz yolda devam ediyorduk. Ama hancı, görüp bildiği anlam kalıplarının hiçbirine sokamadığı bu ‘çalışma tarzı’na sonunda anlam yüklemekten yorulmuş, bizimle didişmekten sonuç alacağından umudunu kesmiş olarak, “çağır babanı” demişti arkadaşıma, “gelsin, kontratı feshediyorum, depozitoyu da verebilirim isterse.”
Haa şu iş mi? hani bir politikacının kitabı. Eski mahallenin en iyi teyzesi bunu bizim için sorun olmaktan çıkarmıştı zaten. Neler olup bittiğini bile takip etmiyorduk. Kitapla ilgili olarak arkadaşımın, kapağa konmak üzere iri bir fötr şapka çizdiğini, içini özene bezene kararttığını anımsıyorum sadece. Annesi, kapak çizim masrafından onu kurtardığı için doğrusu çok pohpohlamıştı arkadaşımı, neredeyse beni kıskandıracak kadar abartıya götürmüştü.

Kalan her iş onun üzerindeydi, okulu büroya yakındı ve ders saatlerinden arta kalan zamanları ve boş gününü bu işe ayırıyordu, hancının bitmez tükenmez yakınmaları bir yana bırakılırsa, bu durumdan şikayetçiymiş gibi de görünmüyordu üstelik.

Ama her zaman işler yolunda gitmez, bilirsiniz. Gelip meşgul etmesinler diye öğrencilerinden hiçbirine yerini söylememişti arkadaşımın annesi, zira saat ayarını titizlikle yürüten hancıdan bir saat fazla büroda kalmayı talep etmek, deveye dokuz hendek atlatmakla birdi. Onun için zaman çok değerliydi ve hiç kimsenin gelip onu meşgul etmemesi gerekiyordu, ama olmadı.

Arkadaşları buldu onun yerini, dertli arkadaşları, bir tilki gibi iz sürüp ne yapıp edip yanına ulaşmayı başardılar. Böylece, büroda geçen zamanın bir kısmı bizim eğlenceli partilerimize, kalanı dert dinleme saatlerine dönüştü ve kuruluş amacının tamamıyla dışına çıktı.

“Bu böyle olmayacak, hancı saat uzatmada problem çıkarıyor, iş yapamaz oldum, en iyisi bilgisayarı eve götürüp evde çalışayım.” demeye başlamıştı arkadaşımın annesi. Ben, doğuştan geldiğine inandığım işadamı niteliğimin verdiği sezgiye dayanarak önerilerde bulunuyordum kendisine.

Bilgisayar eve götürülürse büronun da açık tutulmasının herhangi bir gerekçesi kalmayacak, dolayısıyla arkadaşımın babası devreye girip kontratı feshedecekti, bu, hancının isteğine de uygundu üstelik ve bunu önlemeliydik. Duruma uygun daha akılcı çözümler önerdim kendisine. “Burası iş yeri” dedim, “ ve sen her şeyden önce iş sahibi biri olduğunu unutmamalısın. Burada, dışarda olduğun gibi olamazsın. Dolayısıyla seni dışarıdaki sen gibi düşleyerek içini boşaltmaya gelenleri dinlememek en tabii hakkın. Onlar mekan değişikliğini bilseler de sen hatırlatmadıkça önemsemezler, demek ki bunu sen onlara bildirmelisin.” Bakışlarından, beni pek anlamadığı görülüyordu. “Nasıl yani?” dedi, “bir örnek verebilir misin?”

“Örneğin,” dedim, “arkadaşın geldiği zaman hoş geldin sözcüğünden başka tek bir sözcük kullanmayacak ve o anda elinde yazı işi olmasa bile, eski işlerden herhangi birini önüne koyup bilgisayarda yazmaya başlayacaksın, o anlattıkça sen, hımm, öyle mi, ha, evet gibi kısa yanıtlarla yetineceksin ve arada başını arkaya yarım çevirip, ‘kusura bakma, akşama kadar müşteriye teslim etmem gerekiyor, istersen hancıya seslenip çay söyleyebilirim.’ diyerek işine devam edeceksin ve o kalkıp gidecek.” Sözlerimden pek etkilenmiş görünmüyordu, “denerim”dedi boynunu bükerek.
Neler olup bittiğini merak ettiğim için ertesi akşam doğruca büroya gittim, iyi ki tam zamanında yetişmişim, arkadaşımın annesi elinde bilgisayar kapının önündeydi. “Nooldu?” dedim telaşla.

“Birincisi, bir saat için şu lanet olası hancıyla boğaz boğaza geldik. İkincisi arkadaşım geldi ve işler senin tasarladığın biçimde gelişmedi.” diye yanıtladı. “Ya ne oldu?” diye sordum. “Noolsun, kadın geldi oturdu, ben bilgisayarın başındayım üstelik, numaraya gerek yok, gerçek iş var önümde, dolu dizgin yazıyorum.” Dayanamadım, “ee, sonra?” diye sordum heyecanla. “Sonrası, sigarasını yakıp anlatmaya koyuldu…” “İyi işte, tam fırsatı, aldırmasaydın, kadın çekip giderdi” diye yeniden araya girdim. “Bir süre ben de öyle yaptım” diye devam etti. “ama uzun sürmedi, sonuçta, çay sigara akşamı bulduk senin anlayacağın.” boynunu büküp, suçlu çocuklar gibi yüzüme baktı. “ama…ama..neden..” dedim kekeliyerek, “çok basit, anlattıkları ilgimi çekti, önce merak belki, daha sonra da üzüntüsünü paylaşmak istedim…gerçekten…” diye yanıtladı.

Umutsuz bir vakıa’yla karşı karşıya kalmış doktorlar gibi sendeledim.

Sonra ne mi oldu? Sonrası önemsiz bence, büroyla ilgili olarak kalan maceramızda, eski mahallenin en iyi teyzesi fonda yoktu ve ben şu sıra sadece onunla ilgili anıları anımsama eğilimindeyim.

Tuhaf bir hayata başlama macerası olduğunu kulaktan dolma biliyordum, o yaşta kendisinden başka kimi düşünebilir ki insan, benim için üzerinde durulması gereken konulardan biri değildi işte. Kentin sayılı zenginlerinden birinin kızı olduğu, çok genç yaşta ailesini terkedip evlendiği ve solcu olduğu, arkadaşımla sohbetlerimiz sırasında yaşamlarımıza dair edindiğimiz kırık dökük bilgilerin toparlanmış özetiydi. Nerede ve nasıl olduğunu tam anımsıyamıyorum ama annesiyle de tanışmıştık. Yaşlı ama bakımlı, çevik görünüşlü ve zeki bir kadındı annesi. Bir iki soru sözcüğüyle beni keşfetmiş ve ardından sevimli ve iyi bir delikanlı olduğumdan, torununun benimle arkadaşlık etmesinden pek memnun kaldığından bahsetmişti. Gururlanmış ama doğrusu çok da fazla şaşırmamıştım. Kendisine anımsattığım gibi, kurban bayramları babamla birlikte gittiğimiz kurban kesim yerinde, çevik ve iradi hareketlerle koyun seçmeye çabalayan bu yaşlı bayan herkese şeker dağıtıyordu ve bana da şekerlerinden birini verip bayramlaşmıştı. Rastlantının böylesi doğrusu şaşırtıcıydı, ama asi ve ateist olduğuna inandığı kızının hiç kuşkusuz bir ateist olarak yetiştireceğini düşünüp, hakkında üzüntü duyduğu torununun benim gibi bir arkadaşı olduğuna sevinmesi kadar doğal bir şey olamazdı.
Delikanlılık işte, insan kendisinden başka insanlar hakkında durup düşünecek bir dakikası bile olmuyor. Yine de, zaman zaman arkadaşımın annesinin, yani bana göre bu dünyanın en şeker insanlarından birinin, nasıl olup da annesiyle asla uzlaşamayan bir yaşam sürdürdüğü sorusu kafama da takılmıyor değildi.

Anılar…yaşam sürüp gidiyor ve işe yarar birkaç anı kalıyor geriye. Bu ölüm haberi olmasa bunları da anımsamıyacaktım kuşkusuz, bilirsiniz, değişen koşullarla birlikte insanlar da değişiyor.

Hepsi bir yana, evinde arkadaşlarımızla birlikte eğlenmemizi sağlayarak gösterdiği yüreklilik unutulur gibi değildi. Dedim ya, baba karşıtı çağlardaydık ve arkadaşımın babasının otoriteryan eğilimleri üzerine kurgu üstüne kurgu üretiyorduk. Çoğu anlatıları espriye dönüştürerek karabasan olmaktan çıkaran arkadaşım ve annesinden edindiğim izlenim bana, otoriteryan eğilimi benim babamdan da fazla olan bir babaya sahip oldukları yönündeydi. Dahası, bir oda bir salondan ibaret yerleşim mekanını kitabevi tarzında oluşturmuş ve adına da ev diyerek bu görüşünü arkadaşıma ve annesine onaylatmayı başarmıştı bu adam bana göre.

Kitabevi ve içinde kurdu olan bir eve eğlenmeye gidiyorduk, hey gidi yeniyetme çağları…
Ama..doğrusu şaşırdığımı itiraf etmeliyim, beklediğim biçimde sonuçlanan hiç ama hiç bir şey olmadı. Babasını görmedik bile, sadece adamın küçük arka odada oturup, geçen onca saat boyunca kitap okuduğunu öğrendik giderken. İnanmıyacaksınız ama, tuvalete bile çıkmamıştı ve bir ara evde olup olmadığından ciddi kuşkulara kapılmıştım. Annesi… eski mahallenin en iyi teyzesiydi o ve gerektiği yerde yok gibi olmayı iyi biliyordu.

Bunlara benzer pek çok yaşam parçacığı olmalı ortak anılarımızda ama en belirgin anımsadıklarım bunlar.

Kulağımı tırmalıyor sorularınız, sanki duyuyorum hepsini, sabredin biraz. Takdir edersiniz ki sevimsiz anıları anlatmak pek öyle kolay olmuyor.

Yaşantımı, dağınık akışlarından sıyırıp, tek bir yola doğru soktuğuma inandığım sıralardaydı. Yeniden aradım arkadaşımı.

Onun bir yayınevinde çalıştığını ve artık ailesinden ayrı yaşadığını biliyordum. Annesinin hastalandığını da söylemişti sanırım, bir kaç kez telefonla görüşmüştük.

Bedelli yaptığım üç aylık askerlik hizmetini tamamlamış, eve dönmüştüm. Doğrusu, ürkütücü gelmişti askerlik ama bir yandan da kısa süren değişik bir maceraydı benim için ve bazı tadlar kalmıştı üzerimde.

Telefonu çevirdim ve annesinin sesi geldi kulağıma, arkadaşımın işte olacağı ve bakmak için yanına aldığı hasta annesinin telefonu açabileceği hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Hep hareketliyimdir, telaştan çoğu şey gibi bunu da unutmuştum.

Sesimi duyduğuna çok sevindi eski mahallenin en iyi teyzesi. “geçmiş olsun, sıkı bir yükü sırtından atıp hafifledin.” diyerek beni kutladı..

Gelemediğimden, bildiği gibi, hayat koşuşturmasının çok fazla zaman tükettiğinden falan bahsettim ona, bana hak verdi.

Keşke daha fazla uzatmadan kapatsaydım telefonu, şimdi durup düşündüğümde, sözün gerisinin gereksiz ve anlamsız sözcüklerle yüklü olduğunu, apaçık görünen bir çaresizliğin ne kadar üstüne üstüne gidip onun zaten varolması gereken korkusunu arttırdığımı anımsıyorum da, şaşıyorum kendime. Sanırım, şimdiki aklımla öyle konuşmazdım.

“Askerlik, tasarladığımızdan da korkunç bir olay” demiştim ona, “arkadaşım ne yapıp edip bedelli gitsin, emin ol, bu üç ay bile çekilebilir bir çile değil.” Doğu’da terör savaşı sürüyordu üstelik ve göründüğü kadarıyla bedellilerin dışında doğu görevi, normal askerlik yapanlar için yüzde doksan olasılıydı. O sıra unutmuş olmalıyım, aksi halde anımsamış olsam büyük bir ihtimalle korkutmacaya bunu da eklerdim.

“Ne diyorsun, canım benim” diye yanıtlamıştı, “iki yıldır hastahanelerdeyiz, babası işyerini kapatmak zorunda kaldı, bir benim emekli maaşım, ki onun da tamamı ek ilaçlara gidiyor, bir de çocuğun iyi kötü aldığı maaş. Bununla mı bedelli askerliğe göndereceğiz?” Ansızın, yanlış konuyu açtığımı anlamıştım ama artık çok geçti. “Borç alsın teyze, işyerleri borçlandırabiliyor gerektiğinde, eksiği olursa ben tamamlamaya çalışırım.” diye kapatmaya çabaladım konuyu. “Geri ödeme, dört buçuk milyar..sağlam olsam, ne yapıp eder iş bulur, çalışıp öderdim” diye mırıldanmıştı, sanırım ağlıyordu ve sarfettiğim tüm sözler için özür dilesem de artık çok geç olduğunu anlamıştım.

Sonra, yeniden görüşmeye başladığımız zamana kadar, aşağı yukarı iki yıl daha geçti. Hala yaşıyordu, hastalığa dayanmayı sürdürüyordu, arada sırada hastahanelere girip çıktığını ama giderek kötüleşen sağlığına rağmen neşesinden pek bir şey kaybetmediğini de öğrenmiştim.

Yeniden aramaya karar verdiğimde, sağlığı hakkında edindiğim bilgi öncekilerden kötüydü. Omurga felcinden sonra, kemik erimesiyle sol bacağını da kullanamaz hale geldiğini, ilerleyen kansere önlem olarak zorlu bir ilik nakli geçirdiğini, ama taburcu olup eve getirildiğinde ‘zona’ ya yakalanarak büyük acılarla yatağa çakıldığını öğrendiğimde doğrusu, yeniden karşılaşma düşüncesi bütün cazibesini yitirdi. Ürkmüştüm, sevdiğim ender insanlardan biriydi ve onu o halde görmeye tahammül gösterip gösteremiyeceğim konusunda kuşkuluydum.

Ama arkadaşım, haber vermiş geleceğimi ve o, zona nedeniyle çektiği ateşli ağrılara aldırmadan, “gelsin” demiş büyük bir sevinçle. Çaresiz, gitmek zorundaydım.

Benimle birlikte gelmeyi önererek üzerimdeki ruhsal yükü hafifletmek istedi eşim. Çok sevindim, onu hiç görmemişti, gıyaben, konusu geçtikçe tanıdığı kadardı tüm bilgisi.

Umduğum ölçüde kötü görünmedi gözüme nedense. İçinin hep aydınlık oluşundan mıdır nedir, saçı sıfırlanmış başına, nakil nedeniyle bir teki dışında tüm dişleri sökülmüş ağzına rağmen benim için yıllar öncesiyle aynıydı görüntüsü. Eski mahallenin en iyi teyzesinin temel özelliği buydu işte, en olumsuz koşullarda bile değişmeyen bir görünüşü vardı. Güzelliği yönünden iltifat etti eşime, çocuğumla ilgilendi. Baktım, eşim de ona çabucak ısınıvermiş, sevindim.

Resim çalışmaları yaptığını duymuştum, odanın üç duvarını yerden tavana örten kitap raflarının üzerine serpiştirilmiş kara kalem portreler vardı gerçekten de. Getirdiğim kalemleri ve silgilere çok sevindi. Çeşitli gezilerde çektiğim bir kutu dolusu ilginç fotoğrafı bakması için ona bıraktım.

Anlatıp, onu güldürebileceğim sayısız seyahat anım vardı. Geçmişte birlikte birşeyler yaşamış olan insanların keyif le aktarabileceği pek çok ortak anıları vardır. Böylece, sanırım üç saati geçmişti konukluğumuzun süresi ve bu süre içinde arasıra yüzünü buruşturmasına rağmen, çok acı çekmediğini tersine belirgin biçimde rahatladığını hissetmiştik. Gözüme öyle iyi görünmüştü ki, kalkıp gitmeye hazırlanırken siteye yazı yazmasını bile istedim ondan.

Şaşkınlıkla, inanmazca yüzümüze teker teker baktı. Ama eşimle ben onu yüreklendirdik, böyle bir çabanın onun daha kısa sürede iyileşmesine katkısı olacağından emin olduğumuzu söyledik ona. Özellikle onu yakından tanıyan biri olarak ben, bundan kesinlikle emindim. “Denerim” dedi boynunu büküp, “ama telefonla da olsa arada sırada ara ve lütfen güldür beni.”

Daha sonra eşimle annesi gittiler ziyaretine, eşim söyledi, kocaman kartonlara ailece portrelerimizi çizip asmış. “Doğrusu çok şaşırdım” dedi eşim, “onda benim hiç fotoğrafım yoktu, ezbere çizmiş ama inanılmaz benzetmiş.”

Beklediğim gibi, siteye yazı da yazdı. Çocuklar gibi şen konuşuyorduk birbirimizle telefonda, onu yeniden canlandırdığımızı söylüyordu, yaşama yeniden bağladığımızı. Son altı aydır sadece yatakta geçmişti yaşamı, tekerlekli sandalyesine yeniden oturacağı ve salona kadar olsun gidebileceği günleri özlediğini söylüyordu.

Eşimle birlikte ikinci gelişimizdi ve onu salonda, tekerlekli sandalyesinde oturur bulduk. “Bu mucizeyi siz yarattınız” diyordu.

Yazmaya devam etti, eşimden aldığı ilhamla, onun için bir öykü de vardı yazdıkları arasında, okumamız için ısrar etmişti. Ama hayat gailesi işte, bazen gazete başlıklarını bile okuyacak zaman bulamıyor insan.

İkinci çocuğumuza hamileydi eşim, güzel bir oğlan çocuğu doğurdu ve hastahaneden çıktığı gün, bebekle birlikte ziyaretine gittik. “torununuzu getirdik” dedik onlara, çok sevindiler, arkadaşımın babası yaklaşık iki saat kımıldatmadan kollarında tuttu bebeği. “Darısı arkadaşımızın başına..” gibisinden sözler etmeye çalıştı eşim çıkarken, adetten sözlerden işte, bilirsiniz..Ama arkadaşım bir beraberliğin sarsıntılarını yaşıyordu o sırada ve bu sorun, eski mahallenin en iyi teyzesinin çektiği sıkıntılara eklenmiş bir üzüntüydü işin doğrusu. “İnşallah” dedi cılız bir sesle, sadece bir sanı da olabilir ama sanki hafiften gözleri buğulanmıştı.

Sonra yaz geldi, ziyaretlerle birlikte, telefon sayılarımız da azaldı giderek ve sonuçta hiç görüşmez olduk, bazen e-maille resim gönderiyordum ona, bebeğin resimlerini ve o yazmaya devam ediyordu siteye, ama muhatap olmuyorduk doğrudan, arkadaşıma gönderiyordu yazılarını.

Bir kez…seyahat dönüşü arkadaşımı telefonla aramış görüşüyordum, aksilik işte evde, annesinin yanındaymış, ansızın sesini duydum, “Neden aramıyorsun canımın içi” diyordu, “sesini olsun özledim, hiç değilse arada sırada bir alo de.” Arabada olduğumu ve trafiğin çok gürültülü olduğunu, sesini tam duyamadığımı söyledim ona, “üç kişi gönderiyorum ya sana..”gibi anlamsız sözler de ettim galiba arkasından, tam anımsayamıyorum.

Hayat işte..başını kaşıyacak vakti kalmamıştı eşimin, ailesinin desteğiyle de olsa biri bebek iki çocuğun bakımıyla başedebilmesi kolay değildi tabii. Yine de, bir iki dostça mesaj alışverişleri olmuştu. Onu yeni tanımış olan eşimin gösterdiği ilgiyi, kendi haneme de yazmış olmakla yanılıyor muydum acaba, doğrusu bunu hiç düşünmemiştim.

Seyahatlerimin sayısı artmıştı, artık iki çocuklu bir yetişkin olduğumu ve ailem için daha çok çalışmam gerektiğini düşünüyordum. Yeni çocuğun doğumuyla birlikte yeni masrafların kapısı da aralanmıştı. Üstelik, büyük ağabeyin artan sevgi, ilgi ihtiyacını da karşılama yöntemlerini bulmak zorundaydık. Alıştığımız yaşam standardı düşmemeli ve hatta daha da yükselmeliydi belki, öyle düşünüyorduk.
Şöyle yada böyle, anlayacağınız, telefonla bile arayıp hatırını sormaz olmuştum. Sanırım yaz sonu, eşim yazlıktan dönerken uğradı. Sonra bir kez, yedi yaşındaki büyük oğlumu da yanında götürmüş giderken. Çok iyi anlaştıklarını söylemişti sanırım. Onları başbaşa bırakıp dışarıya gitmiş ve yaklaşık dört saat boyunca da gelmemiş. Bu, benim büyük oğlan için inanılmaz bir şeydi. “Getir, bana bırak arkadaşımı” demiş eski mahallenin en iyi teyzesi, “sen işine gücüne bak, sıkıldığı zaman seni telefonla arar ve gelip alırsın.” Oğlana sordum, “ne dersin?” “Giderim, ben çok sevdim o teyzeyi” dedi.

Sonra, öyle böyle günler geçip gitti. Bayramın son günü olmalıydı, baktım, eşim çocukları hazırlıyor. “Arayıp, geleceğimizi söyle” dedi, “son gittiğimizde çektiğimiz resimleri de götüreceğim.”

Dijital kamerayı verdim ona, “tek başına bir resmini çek onun” dedim, “siteye koymak istiyorum.”
Eşim neden kendisiyle birlikte gelmediğimi sormadı, bense sormuş gibi yanıtlama gereği duydum. “soğuk algınlığım var biliyorsun” dedim, “hava zaten yeterince soğuk, bir de grip bulaştırmayalım.”
Akşama doğru cep telefonundan aradım eşimi, evden henüz ayrılmamışlardı, eski mahallenin en iyi teyzesinin sesini duyuyordum uzaktan, büyük oğlumla konuşuyordu.

Sitemiz, en iyi Türk sitelerinin arasında ilk sıralara yükselmişti, bunu haber verdim eşime, sevindi, ortalığa duyurdu, “maşaallah, maşaallah” sesleri geldi kaynanamın. “telefonu ona ver, bayramlaşayım.” demek düşüncesi geçti içimden kısa bir an, ama demedim. Belki eşim oldu bittiye getirip uzatır ona telefonu diye ummadım değil doğrusu, ama olmadı. Selam gönderip kapattım.
Çok iyi ve çok keyifli olduğunu, artık, neredeyse her işini kendisinin yapabildiğini söyliyerek övündüğünü aktardı eşim, sevindim.

Kaynanam aynı fikirde değil gibiydi sanki, durmaksızın, ortalığın buz gibi soğuk olduğundan, sigara dumanı nedeniyle, balkon kapısının sık sık açılıp salonu havalandırmak zorunda kaldıklarından, bebeği üşütecekler diye ödünün koptuğundan falan bahsediyordu.

“O kadının aklı uçmuş oğlum” diyordu, “Hava on derece daha soğuyacak, nasıl ısıtacaksınız evi?”
diye sorduğumda, kahkahalarla gülüp durdu. Elektrikli battaniyesi varmış, gerekirse yataktan çıkmadan yanıbaşındaki bilgisayarı kullanabilirmiş falan gibi laflar söyledi. Tek tarafını ısıttığı için elektrik sobasını bile kullanmak istemiyor, kocası zaten yemez, içmez, üşümez biri, allahlık senin anlayacağın. Kıza söyledim, bundan böyle gitmek istersen yanlız gidersin, büyük okulda, küçüğe de ben bakarım, hasta etmeyelim durup dururken.

Ne diyebilirdim ki, eski mahallenin en iyi teyzesini üç beş cümlede kaynanama anlatabilmek..bu mümkün müydü…

Bir hafta geçti geçmedi, çocukları hazırlayıp ziyaretine gitmeye kalkmış eşim, çıkmadan önce telefon etmiş. Çok üşüdüğü için yatağa girip ısınmaya çalıştığını, böbreklerinin ciddi biçimde sancılandığını, ama eşine ve oğluna sorun yaratmak istemediğini söylemiş telefonda eski mahallenin en iyi teyzesi. Şu an sinirleri çok .ozuk olduğu için elinde olmadan içdökümü yaptığını, kendini daha iyi hissetmeye başlayınca olumsuz düşüncelerinden uzaklaşacağını, çok eziyetini çeken eşinin ve oğlunun bunu duyup üzülmelerini istemediği için bana da söylenmemesi gerektiğini ısrarla belirtmek gereği duymuş.
Duydum ve tabii ki arkadaşımı arayıp uyardım, “annenle ilgilen, bak, kaybedersen çok üzülürsün arkasından.”

Bildiğim kadarıyla, eve doğal gaz yaptırmak için baba oğul çabaya girişmişlerdi.
Ama birden kötülemiş, kırkiki derecelere varan ateş ve titremelerle, hastahaneye kaldırılırken yolda can vermiş.

Duydum ki, en iyi teyzesi ölmüş eski mahallenin.

Haberini aldığım günden bugüne onbeş, yirmi gün oldu. Biryerlerden, birşeylerden, heryerlerden onunla ilgili, onu anımsatacak her türlü kaydı, belgeyi yoketme isteğinden başka içimde onunla ilgili herhangi bir duygu yok şimdilik. Bu duyguya kitlendim ve bunu nasıl yapabileceğimi düşünüp duruyorum boyuna.

Yoksa onunla, bayramda, telefonla olsun görüşmeli miydim?


Bookmark and Share

Yazan: Fulya Gürses - Tarih: 25.12.2002 - Yorumlar: (0) - Okunma: 4089

BU YAZIYA YAPILAN YORUMLAR

BU YAZIYA HENÜZ YORUM YAPILMAMIŞ, İLK YORUMU YAPAN SİZ OLUN!

 
EN ÇOK OKUNAN KÖŞE YAZILARI
1-) Hint Masallarından (12700 Kere)
2-) İzmir'in Az Bilinen Yönü (11177 Kere)
3-) Mavi Dünyaya Yolculuk (10539 Kere)
4-) Troya (10244 Kere)
5-) Dünyadaki En Büyük Satıcı (7969 Kere)
6-) Yaşama Sevinci (7961 Kere)
7-) Buyur Ağam… (6942 Kere)
8-) Hindistan Gezginleri Üzerine (6484 Kere)
9-) Eski Mahalle Bir Geçmiş Zaman Yolculuğu (5802 Kere)
10-) Ailesinde Seyyah Olan El Kaldırsın. (4856 Kere)

D O W N L O A D
  Seçme MP3'ler
360° İstanbul      

Mail: ali@baylar.com
Seyyahamca.com sitesi 11 Eylul 2000 tarihinden beri sizlerle...

Bu site bir    iştirakidir.