Ülke Yazıları    Anadolu Yazıları    Editör Yazıları    Köşe Yazıları    Modern Batının İlkel Tarihi    Seyahat Fotoğrafları    Nostaljik Kartpostallar    İlginç Seyahat Notları    Dünyadan İlginç Siteler    Şiirler    Fıkralar    Dünyadan İlginç Kanunlar    İlginç Bilgiler    Basit Çince    Göz Yanılmaları    Seyahat Tavsiyeleri    Seyahat Listesi    Havayolu Şirketleri    Uçuş Kodları    Milli Marşlar    Download    Üyelik    Forum    Toplist    Tüm Üyelerimiz    Misafir Defteri    Webmaster Özel    Havayolu Mil Programları
Seyyahamca Video | Seyyahamca Muzik | Video & Muzik & Forum
Üye Girişi:
                                   Yeni Üye Kaydı
Anasayfa Yazılar Fotoğraflar Eğlence Tavsiyeler Üye İşlemleri SeyyahForum
Kullanıcı Adı: Şifre: E-Posta:
KÖŞE YAZILARI

Eski Mahalle Bir Geçmiş Zaman Yolculuğu

O sa­bah uyandığında, ge­çip git­miş ço­cuk­luğunu his­set­ti üze­rin­de. Gördüğü ama anı­msa­madığı düşün et­ki­siy­le ol­malıydı bu. Ye­ni­den ya­tağa uzanıp anı­ları­na dal­mak is­te­di önce, vaz­geç­ti. “Es­ki ma­hal­le,” di­ye düşündü, “Es­ki ma­hal­le­ye git­me­li bugün.”

“İşte özgürlük bu.”

Sa­hil yo­lun­da pe­dal çe­vi­ri­yor­du. Rüzgâr, bol gömleğinin için­dey­di. Başında­ki şap­kayı kaşları­na doğru in­di­re­rek uç­masını önle­di. Bi­sik­le­tin üze­rin­de, Sa­mat­ya’da­ki es­ki ma­hal­le­si­ne, Narl­ıkapı’ya doğru gi­di­yor­du.

Ye­ni yapılmış park­lar­dan bi­ri­nin için­den ge­çip, de­niz ke­narında­ki as­falt yo­la gir­di, kıyıya doğru i­yi­ce yak­laştı. Yarı çıplak adam­lar, sırtlarını güneşe ve­rip ge­lişigü­zel yığılmış iri­li ufaklı ka­ya­ların üze­ri­ne o­tur­muşlardı. Bakışları el­le­rin­de­ki mi­si­na­ların kir­li, ka­ranlık su­da­ki ucu­na takılıydı. İki ka­yanın or­tası­na in­ce bir ka­las uzatılmış, kırık şarap şişele­ri üze­ri­ne yan­ya­na di­zil­mişti. Elin­de oyun­cak tüfek­, ka­ra ku­ru bir adam, nişan ala­cak­ları gözlüyor­du. Parkın kıyısında­ki yarım da­i­re bank­lar­da yan­ya­na otu­ran başörtülü kadı­nların ku­cak­ları­nda iş örtüle­ri, di­zil­me­yi bek­le­yen bon­cuk­lar, de­be­le­nip du­ran be­bek­ler vardı.

Pe­dal çe­vir­me­yi ya­vaşlattı es­ki ma­hal­le yol­cu­su. Bi­sik­let ağır ağır gi­der­ken de­ni­ze doğru baktı. Dur­gun, dal­gasız, ma­vi­lik­ler çok öte­ler­den başlıyor. Uzak karşı kıyıları sil­üet gi­bi bel­li be­lir­siz. Üze­rin­de ya­vaşça süzülen yük tan­ker­le­ri, yol­cu ge­mi­le­ri, mo­tor­lar..

Bir­bi­ri­nin ku­cağına uzanmış genç­ler vardı bank­lar­da, önle­rin­den ge­çer­ken hızını arttırdı, “genç­le­rin, ra­hatsız edil­me­den, bakı­lma­dan, görülme­den se­vişebi­le­ceği yer­ler yapı­la­bil­me­li” di­ye düşündü gi­der­ken. Ça­yo­cağı ku­rul­muştu bank­lar­dan bi­ri­nin içi­ne, çay ko­ku­su­nu du­yup ke­yif­len­di. Üze­rin­de, “Çay 5000 Tl.-Tea Qu­ar­ter Dol­lar-Hoşgel­di­niz-Wel­co­me” yazılı kar­to­nu, bankın ke­nar çatıs­ına yer­leştir­me­ye çalışan adamı iz­le­di.

De­niz kıyısını ta­kip eden as­faltın so­nu­na gel­mişti. Dur­du, ko­yun içi­ne küme­len­miş iri­li ufaklı yük ge­mi­le­ri­ni, mav­na­ları, es­ki mo­tor­ları, kayı­kları iz­le­di bir süre. Su­ya yan yatmış paslı de­mir yığını ko­ca yük ge­mi­si­ne bakıp hüzünlen­di. “De­mir atmış ga­ri­bim.. çe­kip gi­de­bi­le­cek ha­li varmış gi­bi..” Küçük, yu­var­lak bir kayık bağlanmıştı ar­kası­na, “Bi­ri, içi­ne ev yapmış ola­bi­lir mi?” Böyle bir ge­mi­de pe­ka­la yaşıya­bi­le­ceğini düşündü. Ço­cuk­luk düşüydü ge­mi­ler­de yaşamak, bu ka­dar büyüğünde değil bel­ki ama bir mav­na­da, iri­ce bir tek­ne­de yaşamak is­ter­di.

Kıyıda­ki son parkın için­den ge­çe­rek ana­yo­la çıktı. Yanı­ndan hızla kayıp gi­den araç­lar ke­yif­len­di­ri­yor­du onu. Tek yol­cu­lu bir araç ol­duğunu düşünmek hoşuna gi­di­yor­du. Kazl­ıçeşme’ye yak­laşmıştı.

Yıkılmış de­ri fab­ri­ka­ları­ndan ge­ri­ye, ala­bo­ra ol­muş top­rak yığınları­ndan iba­ret ko­ca bir düzlük kalmıştı. Bir de, bi­ri yo­la yakın iki küçücük ca­mi. Du­var­ları ko­yu yeşile bo­yanmıştı önde­ki­nin, son geç­tiğin­de s­ıva­ları dökük, bakımsızdı, bo­yanmış ol­ması hoşuna git­ti.

Bakımlı par­kur­ları­yla, sa­hi­le dönük göste­rişli du­ruşlar ser­gi­le­yen De­ri­san, De­ri­mod mağaza­larını ge­çer­ken düşündü de­ri fab­ri­ka­larını. Bir za­man­lar tüm çev­re­yi sa­ran ağır ko­ku­larını ye­ni­den duy­du. Görkem­li mağaza­lar, sırça sa­ray­lar gi­bi yaşlı yüzler­di aslı­nda. Al­be­ni­li görüntünün altı­nda­ki ger­çek­lik, ka­ranlık, ağır ko­ku­lu, ba­tak ze­min­li fab­ri­ka­la­ra sırtları­nda­ki ıslak de­ri­ler­le gi­rip çıkan, gündüzden ge­ce­ye de­ri tuz­la­yan, de­ri ova­la­yan, de­ri par­ça­la­yan de­ri emek­çi­le­riy­di. Ken­di­le­ri­ni ro­ma­tiz­ma­dan, ke­di bo­yun­da­ki fa­re­ler­den, diz bo­yu giy­dik­le­ri las­tik çiz­me­ler­le ko­ru­ma­ya çalışırlardı. Böyle ka­zanı­lan ek­meği el­de tut­mak için, sık sık dövüşmek zo­run­dayd­ılar da üste­lik.

Mağaza vit­rin­le­rin­de­ki göste­rişli de­ri ce­ket­le­re baktı. “Kan ve ter ko­ku­su sin­miş ol­malı üzer­le­ri­ne,” di­ye düşündü.

Çok değil, dört beş yıl önce görmüştü kadı­nları. De­ni­zin için­de, ka­ya­ların üze­ri­ne se­ri­li, çürümüş, leş ko­ku­ları ya­yan de­ri­le­rin arası­ndayd­ılar. Ne­re­dey­se yarı­ya ka­dar ka­dar su­ya gir­miş cılız be­den­le­ri, avur­du göçmüş su­rat­ları görünce ürkmüştü. Bir türlü bi­tip tüken­me­yen soğuk kış sa­bah­ları­ndan bi­riy­di, do­nup kalmıştı kıyıda.

Du­rup, ge­ri­ye, boş ala­na baktı ye­ni­den. Kadın­ıyla, er­keğiy­le in­san­lar, tüken­miş be­den­le­rin­den ar­ta ka­lan­ları, ne­re­ler­de ek­mek bu­la­bil­di­ler­se ora­la­ra göçürmüşler­di. Oyun bi­tin­ce de­ko­ru sökülen ti­yat­ro sah­ne­si gi­bi, bom­boş, ha­ra­be bir alandı ge­ri­ye ka­lan...

* * *

Sa­mat­ya, son­ra­ki adı­yla Ko­ca­mus­ta­fa­paşa tren is­tas­yo­nu hi­zası­na gel­mişti. So­la dönüp karşıya geç­ti. İki yönlü yol­da tra­fik lâmba­ları vardı, ko­lay ol­du ge­çişi. Tren yo­lu­nun sa­hi­le ba­kan yönü, Narl­ıkapı ma­hal­le­siy­di.

Es­ki ma­hal­le­sin­de pe­dal çe­vi­ri­yor­du şim­di.

Ço­cuk­luğun­da ona çok ge­niş ge­len as­falt, küçülmüş gi­biy­di. “İri­leşen ben ol­malıyım,” di­ye düşündü. O günden bugü­ne iyi­ce eri­yip ha­rap ol­muştu as­falt, hiç bakı­lmamış, onarı­lmamış görünüyor­du. Es­ki ev­ler, o güze­lim, bakımlı bah­çe­le­riy­le, ­bi­rer yıkıntıya dönüşmüştü. Ter­ke­dil­miş ih­ti­yar­lar gi­biy­di­ler. İçi acıdı.

“Şura­lar­da bir yer­de ola­caktı.”

Yanı­ndan geç­tiği ar­sanın he­men di­bin­de­ki evin bah­çe­si­ne baktı. Bu bah­çe­nin köşesin­de yatır vardı bir za­man­lar. Ke­nar­ları tah­ta çit­le çev­ri­liy­di, renk­li bez par­ça­ları bağlanırdı çit­le­re, di­lek­ler adanırdı. Ba­zen, bir iki mum olur­du top­rağının üze­rin­de. An­ne­le­ri­nin, da­ha oku­la başla­ma­dan ez­ber­let­tiği Ku­lu­val­lah du­asını üç kez, El­ham'ı bir kez oku­yup yatı­ra doğru üfle­ye­rek geç­mek zo­run­dayd­ılar. Bu ke­sin bir buy­ruk­tu. Canı dua et­mek is­te­me­diği za­man­lar, ce­za kor­ku­sun­dan değil, yatırın da, an­ne­nin de hatırını kırmak is­te­me­diği için, yatı­ra gel­me­den ar­sa­ya sa­par, tren­yo­lu­na tırmanıp, ray­ların üstünde yürüye­rek evi­ne ulaşmayı ter­cih eder­di bu yüzden. A­ma ab­lası aldı­rmaz, yo­lu­nu değiştir­me­den yürüyüp ge­çer­di yatırın önünden, ge­çer­ken de di­li­ni çıkarırdı. “Ta­bii oku­dum, hiç oku­maz mıyım.” di­ye­rek de ya­lan söylerdi üste­lik an­ne­le­ri­nin gözünün içi­ne bakıp. Oku­la başladı­kları za­man iş değişti. Ço­cuk­luğun da ken­di­ne göre dert­le­ri vardı artık. Kar­ne za­man­ları ve­ya ce­zası ağır ola­cak ya­ra­mazlı­klar­da, ken­di is­tek­le­riy­le yatırın önüne koştuk­larını anı­msadı.

Bi­sik­le­tin­den inip dik­kat­li­ce baktı ama göre­me­di. Bah­çe, arsız ot­ları­yla, yarım adam bo­yu ısırgan di­ken­le­riy­le örtülmüştü. Kırık dökük por­ta­kal, el­ma sandı­kları yığılmıştı köşesi­ne. Yatır kay­bol­muştu.

İlkço­cuk­luğunu yaşadığı evin önündey­di şim­di. Tah­ta bah­çe kapıs­ına iyi­ce ya­naştı. Yarı­kların arası­ndan içe­ri­ye baktı. Üç katlı, ama apart­ıman ölçüle­ri­ne göre çok küçük olan bi­na, öte­ki ev­ler gi­bi yarı ha­rap hal­dey­di. Gördüğü herşey gi­bi, bah­çe de küçücük gel­di ona. Ra­hat­ça göre­bil­mek için kapıyı itip açtı. Üç te­ker­lek­li bi­sik­let­le ge­zi­lir, top­rağa ördek ha­vuz­ları kazılır, kümes­ler yapılır, “ka­ba­ra­mazsın kel fat­ma, an­nen güzel sen çir­kin.” di­ye­rek, av­lu­da hin­di ka­bartılırdı. şef­ta­li ağaç­ları vardı bu bah­çe­de bir za­man­lar. Me­nekşeler, güller, akşam se­fa­ları eki­liy­di. Tah­ta ma­sa bah­çe­ye ku­ru­lur, akşam ye­mek­le­ri ye­nir­di üze­rin­de. Baktığı ye­re, hiç­bir anısını sığdıra­madı. şaşırıp kaldı, o güze­lim bah­çe, küçük bir hırda­vat de­po­su­na dönüşmüştü.

Canı sıkılmıştı. Ge­ri çe­ki­lip yanı­nda­ki eve baktı. Tek katlı, pan­jur­lu, Rum ma­damın evi­ne. Gür saç­ları en­se­sin­de to­puz­lu şişman ma­dam, pen­ce­re ke­narı­nda otu­rur­du bütün gün. Kim­sey­le görüşüp ko­nuşmazdı. Ar­ka bah­çe­sin­de i­ki ta­ne be­yaz, ko­ca­man köpek vardı. Ken­di ev­le­ri­nin hi­zası­nda­ki bu bah­çe­den sık sık se­si­ni du­yardı ma­damın, "Bu­ji, Blanj, ge­lin bu­ra­ya yav­ru­larım.." Ec­zacı eşi gel­dik­ten son­ra çıkardı ön bah­çe­ye ma­dam, gülle­ri, sar­dun­ya­ları su­lardı.

Ma­damı göre­cek­miş gi­bi pen­ce­re­ye baktı. Per­de ya­na çe­ki­liy­di, ço­cuk­luğun­da­ki gi­bi... Za­manın, çok es­ki­ler­de do­nup kaldığı duy­gu­suy­la bakı­yor­du. Yi­ne de, de­mir kapının, pas­lanıp ne­re­dey­se çürüme­ye yüz tut­tuğunu, üst men­teşesi kop­muş bah­çe kapısının, düşecek­miş gi­bi rüzgârda ile­ri ge­ri sal­landığını, her akşam aynı sa­at­te hiç ak­sat­ma­dan su­la­nan gülle­rin, sar­dun­ya­ların ye­rin­de yel­ler es­tiğini gördü. Za­ma­na di­ren­miş olan, pen­ce­re­nin önünde­ki iri ce­viz ağacıydı sa­de­ce. Dal­ları da­ha da kalınlaşmış, gövde­si ka­rarmış, iri­leşmiş, yeşil yap­rak­ları, ol­gun ce­viz­le­ri bah­çe dışına taşmıştı.

Ma­hal­le­de, bu eve an­ne­sin­den başka ko­nuk ola­bil­miş hiç­kim­se yok­tu o za­man­lar. Gülümse­yişi, bah­çe kapıs­ıyla sınırlıydı ma­damın. Sa­de­ce an­ne­si­nin aşabil­diği bu sınırın ge­ri­si, me­rak ve he­ye­can uyandırıcıydı. An­ne, ço­cuk­ları as­la yanı­na kat­ma­dan, en iyi el­bi­se­si­ni gi­ye­rek, ki­bir­li bir gülümse­yişle bu eve gir­diği za­man, sabırsı­zlıkla bek­le­nir­di ge­ri dönüşü. “İçer­de ne­ler var?” “Herşey­le­ri çok güzel, ter­te­miz, düzen­li, her­bir eşyası yer­li ye­rin­de işte.” Yanıt hep buy­du. Bir de, ken­di ken­di­ne ko­nuşur gi­bi, “şanslı kadın” di­ye mırıldandığını du­yar­lardı. Ken­di bah­çe­le­ri­ne dik­tiği güller, sar­dun­ya­lar, bir­ yer­ler­den ma­da­ma erişme ça­ba­ları mıydı, kim­bi­lir?

“Bu­ji! Blanj!” Köpek­ler çılgın gi­bi hav­ladı­kları za­man işler kötüydü. “Ge­ne kaçtı bu oğlan.” Bağıra­rak dışarı fırlardı an­ne­le­ri. “Al­lahım sen ba­na sabır ver.” Köpek­ler su­sun­ca­ya ka­dar eli­ni göğsüne ko­yup bek­ler­di. “Ma­dam du­ya­cak ge­ne, re­zil ol­duk.” Ar­ka so­kağa at­layıp tren­yo­lu­na kaç­ma­ya çalışırken ya­ka­lanırdı ağabey. “Düşecek­sin bir gün o hay­van­ların üstüne, pa­ram­par­ça ede­cek­ler se­ni.” Ku­lağından çe­ke­rek eve sürükler­di. Ağabe­yin, ce­zalı ol­duğu za­man ki­lit­len­diği alt kat tu­va­le­tin­den kaçış yo­lu ma­damın ar­ka bah­çe­siy­di. Tu­va­le­tin pen­ce­re­sin­den dışarı ka­yar, çu­kur­da de­li gi­bi hav­layıp üze­ri­ne at­la­ma­ya çalışan köpek­le­re aldı­rma­dan, da­racık set üze­rin­de yan yan yürür, so­kağa at­lardı. Her ke­zin­de eli ayağı tit­rer­di an­ne­le­ri­nin, su­ya li­mon ko­lon­yası döküp içer­di . “Boş bu­lu­nup üze­ri­ne var­sam düşüp köpek­le­re yem ola­cak.” La­hav­le çe­ker­di bo­yu­na. “Sen söyle güzel Al­lahım, nasıl us­la­na­cak bu ço­cuk?”

Yanıtı yok­tu bu so­ru­nun. Ye­di­ku­le ile Sa­mat­ya tren is­tas­yo­nu arası­nda de­mir­yo­lu bo­yun­ca uza­nan Narlıkapı ma­hal­le­si bah­çe­li ev­le­ri, boş ar­sa­ları, ara so­kak­ları iri­li ufaklı ka­le­ kalıntıları, burçları, ke­mer­le­rii, te­pe­le­riy­le san­ki ço­cuk­lar için hazırlanmış gi­biy­di. Garip bir mahalleydi, sa­hil yo­lu­nun henüz yapı­lmamış ol­duğu bu günler­de denizin hemen yanından akan tren yolunun ardında uzanan diğer mahallelerin tersine, Narlıkapı, tren yoluyla sahil arasında bir burun oluşturuyordu. De­niz, tüm kışkırtıcılığıyla, bu burnu süsleyen yüksek sur yıkıntılarına dek uzanarak baştan çıkartıyordu çocukları. Mahalleyle deniz arasına giren ka­le­le­rin, ke­mer­le­rin arası­nda uçurum gibi boşluklar vardı. De­niz, iri dal­ga­larıyla uzak­lar­dan hırsla koşturarak buralara çar­par, mahallenin yolu üze­ri­ne iri dam­la­lar fırlatırdı. Yolun bir iki ye­rin­den top­rağa oyul­muş ba­sa­mak­lar, dos­doğru de­ni­ze ulaştırırdı ço­cuk­ları. Ba­ba­lar, işdönüşü oğlan­ların us­tu­ra­ya vu­rul­muş ka­fa­larını ya­lar, de­ni­ze kaçıp kaç­madı­klarını an­la­ma­ya çalışırlardı. Su­ların çe­ki­ci­liğine da­ya­na­mazdı ço­cuk­lar. Ka­fa­larını yıkayıp, tu­zu arı­tma­ya bi­le fırsat bu­la­ma­dan ya­kayı ele ve­rir, her se­fe­rin­de da­ha da ağırlaşan ce­za­la­ra çarptı­rılmayı göze alı­rlardı. De­niz, oyun alan­larının en çe­ki­ci­siy­di ve ce­za­ların en ağırına kat­lan­ma­ya değer­di.

Geç­miş za­man­la­ra dalıp git­mişti es­ki ma­hal­le yol­cu­su. Ken­di­ne gel­diğin­de, es­ki­miş, göçüp gi­de­cek­miş gi­bi du­ran ev­ler, bakışlarının önüne yan­ya­na ye­ni­den di­zil­di. Sa­hil yo­lu­nun yapılması­yla bir­lik­te as­falt­tan i­ti­lip uzak­laştırılan de­niz­den ders alır gi­bi, her an göçürülüp, gönde­ri­le­bi­le­cek duy­gu­su­nu taşıyan in­san­lar yaşıyor ol­malıydı bu ha­ra­be­ler­de. O günden bugü­ne san­ki bir çi­vi ol­sun çakılmamış, bakımsız, onarımsız, boy­nu bükük ev­ler, çiz­gi­le­ri so­lan re­sim­ler gi­bi, si­li­nen anı­lar­la bir­lik­te yo­ko­luşa bırakmışlardı ken­di­le­ri­ni. Şu kırık dökük kapı­lar ardı­nda­ki­le­rin, günübir­lik yaşam­lar ol­duk­ları ke­sin­di. Me­nekşe tarh­larının, gülle­rin, akşam se­fa­larının, sar­maşıkların, şef­ta­li, ki­raz ağaç­larının, ta­vuk kümes­le­ri­nin, boy­nu kırmızı kur­de­le­li ke­di­le­rin, ya­ra­maz ço­cuk­ların güzel­le­diği bah­çe­ler, bir uzak, bir ma­salsı geç­mişe ait gi­biy­di. Büyük düşle­rin görüle­bil­diği, ge­le­ceğe ilişkin umut­ların ta­sar­la­na­bil­diği, coşku­ların, neş'ele­rin yaşana­bil­diği geç­miş za­man­la­ra... De­ni­zi, ev­le­ri, bah­çe­le­ri, in­san­ları­yla bir­lik­te ma­hal­le­yi ter­ket­miş gi­biy­di yaşam.

İyi­ce duy­gu­landığını his­set­ti es­ki ma­hal­le­li. “Hey gi­di günler mi de­me­li?” di­ye düşündü. Ev­ler­den çıkan in­san­la­ra baktı sez­dir­me­den, yol­dan ge­çip gi­den­le­ri iz­le­di. An­lamsız sözle­rin üstüste yığıldığı ye­ni şark­ılar gel­di ku­lağına. Ev­ler­den değil, aşağıda bir çay bah­çe­si ol­malı, ses ora­dan ge­li­yor. Ev­ler­den te­le­viz­yo­nun se­si du­yu­lu­yor sa­de­ce. Ge­çip gi­den ha­ma­rat kadı­nların, ya­ra­maz ço­cuk­ların ses­le­ri­ni duy­mak is­te­di ye­ni­den, ku­lak ke­sil­di iyi­ce ama du­ya­madı. Dur­du­rul­muş ha­yat­la­ra ya­pay de­vi­nim­ler ge­ti­ren di­zi kah­ra­man­larının se­si­ni du­yup ürper­di...

Ka­le­ye baktı. “Çok şükür, o ye­rin­de du­ru­yor hiç değil­se.”

Bi­sik­le­ti­ni sürükle­ye­rek ka­le­ye tırmandı, yüksek­ten iz­le­me­ye ko­yul­du ev­le­ri.

Ço­cuk­luk bah­çe­le­rin­de se­re­ser­pe ge­zi­nir­di ke­yif­ler bir za­man­lar. Bir za­man­lar bah­çe­le­re ku­ru­lan tah­ta ma­sa­lar­da soh­bet­ler edi­lir, ço­luk ço­cuk akşam ye­mek­le­ri ye­nir­di.

“Ge­ce meh­tap­ta, ayın ondördü, koy­da çıplak yıkanı­rken gördü.”

“Ya­vaş söyle Sab­ri bey, ko­nu komşu..”

“Kız vücu­u­du­un ne güze­el bööyle açıık..”

“Köpek­ler uyanıp bağıra­cak, ma­dam si­nir­le­ne­cek..”

“Kız yakı­ndan göre­yim sa­hi­le çık.”

Na­ka­rat her­ke­sin­di, Sab­ri bey ağır ağır şarabını yu­dum­lar­ken, el çırpılır, hep bir­lik­te yi­ne­le­nir­di.

“Gel­di köy kızları el bağladı­lar, diz çöküp ağladı­lar ağladı­lar.”

“Hey gi­di günler hey” di­ye iç ge­çir­di es­ki ma­hal­le­li. Şu ge­çip gi­den­ler­den bi­ri­ni dur­du­rup sor­sam mı di­ye düşündü.“Bi dak­ka bayım, hiç me­rak et­tiğiniz ol­du mu ma­hal­le­ni­zin geç­miş za­man­larını?” “An­la­tayım mı, is­ter mi­si­niz?”

Bu­ra­lar­da büyüdük biz. Ana­larımızın etek alt­ları­na sığınırdık önce­le­ri. Bi­raz büyüyüp iri­leştiğimiz­de ise boğun­tu­la­ra gir­dik, kaçıp kur­tul­mak is­te­dik etek alt­ları­ndan. Ta­til günle­rin­de, ana­lar ba­ba­lar bir yer­le­re git­sin­ler, bi­zi yanlız bıraksı­nlar is­ter­dik. Türlü çılgınlıkları, kışkırtıcı bi­lin­mez­lik­le­riy­le so­kak­lar bi­zi bek­li­yor­du. Bah­çe­ler içi­miz gi­bi gi­de­rek da­ralı­yor, küçülüyor, tah­ta kapı­lar, du­var­lar, mut­suz­luk sim­ge­le­ri­ne dönüşüyor­du. Bah­çe­de­ki ördek­le­ri­miz­den de, "ka­ba­ra­mazsın kel fat­ma, an­nen güzel sen çir­kin"di­ye­rek ka­barttığımız hin­di­le­ri­miz­den de ça­bu­cak sıkılıyor­duk. Kümes­ler yaptık, şef­ta­li ağacının dal­ları arası­nda yu­va­lar ku­rup tar­zan ol­duk, dal­la­ra a­ta bi­ner gi­bi otu­rup so­kak­ta­ki ço­cuk­la­ra ham şef­ta­li­le­ri ko­parıp attık, so­kağa çıka­mayınca, müsa­me­re­ler düzen­le­yip ar­ka­daşlarımızı bah­çe­ye çağırdık. Ze­min katın taş mut­fağında de­ney­ler yaptık, yangın bi­le çıkarttığımız ol­du.

So­kağa çıkmamız ya­sak­lanmıştı. So­kak­lar, so­kak ço­cuk­larının, iyi ai­le ço­cuk­ları ol­ma­yan­ların mekâ­nlarıydı. “Maşal­lah pek güzel ye­tiştir­mişsi­niz ço­cuk­larınızı Ni­met hanım, hiç so­kağa çıkmıyor­lar.” Böyle ko­nuşur­du büyükler ken­di ara­ları­nda ve küçük esir­le­re övgüler yağdırılırdı. Ki­lit­li bah­çe kapı­ları­na aldırmayıp, par­maklı­klar­dan atl­ıya­rak dışarı kaçtığımızda, uzak ma­hal­le­ler­de oy­na­mak zo­run­daydık. İyi ai­le ço­cuk­ları ma­hal­le kadı­nlarının or­tak göze­ti­mi altı­ndaydı çünkü ve hiç ge­cik­tir­me­den an­ne­ye ha­ber ulaştırmanın adı­na is­pi­yon den­mez­di.

Suç işle­me­nin key­fi­ni er­ken keşfe­den iyi ai­le ço­cuk­larıydık mahallemizin.

“Hey yolcu! Durup dinlemek istemediğine emin misin?


Bookmark and Share

Yazan: Fulya Gürses - Tarih: 30.07.2002 - Yorumlar: (1) - Okunma: 5579

BU YAZIYA YAPILAN YORUMLAR

11.12.2008 tarihinde - yorumlamış...
fulyacım 40 yıldır yedikuledeyim Okurken beni duygulandırdın.yalnız benim zamanımda sur altında gazinolar vardı. Ağzına sağlık
Ben hergün geçiyorum o yollardan bir iz bulabilmek için geçmişten
ne insanlar aynı, nede evler kaçmak istiyorum başka ellere, çünkü gönlüm razı olmuyor gözümün önünde yok olmalarına
 

BU YAZIYA SİZ DE YORUM YAPIN!

 
EN ÇOK OKUNAN KÖŞE YAZILARI
1-) Hint Masallarından (12400 Kere)
2-) İzmir'in Az Bilinen Yönü (10962 Kere)
3-) Mavi Dünyaya Yolculuk (10325 Kere)
4-) Troya (10044 Kere)
5-) Yaşama Sevinci (7736 Kere)
6-) Dünyadaki En Büyük Satıcı (7696 Kere)
7-) Buyur Ağam… (6752 Kere)
8-) Hindistan Gezginleri Üzerine (6263 Kere)
9-) Eski Mahalle Bir Geçmiş Zaman Yolculuğu (5580 Kere)
10-) Ailesinde Seyyah Olan El Kaldırsın. (4687 Kere)

D O W N L O A D
  Seçme MP3'ler
360° İstanbul      

Mail: ali@baylar.com
Seyyahamca.com sitesi 11 Eylul 2000 tarihinden beri sizlerle...

Bu site bir    iştirakidir.