Ülke Yazıları    Anadolu Yazıları    Editör Yazıları    Köşe Yazıları    Modern Batının İlkel Tarihi    Seyahat Fotoğrafları    Nostaljik Kartpostallar    İlginç Seyahat Notları    Dünyadan İlginç Siteler    Şiirler    Fıkralar    Dünyadan İlginç Kanunlar    İlginç Bilgiler    Basit Çince    Göz Yanılmaları    Seyahat Tavsiyeleri    Seyahat Listesi    Havayolu Şirketleri    Uçuş Kodları    Milli Marşlar    Download    Üyelik    Forum    Toplist    Tüm Üyelerimiz    Misafir Defteri    Webmaster Özel    Havayolu Mil Programları
Seyyahamca Video | Seyyahamca Muzik | Video & Muzik & Forum
Üye Girişi:
                                   Yeni Üye Kaydı
Anasayfa Yazılar Fotoğraflar Eğlence Tavsiyeler Üye İşlemleri SeyyahForum
Kullanıcı Adı: Şifre: E-Posta:
KÖŞE YAZILARI

Yüz Yıl Sonra Yeniden: Müslüman, Türk

Başlangıçta ben şairdim. Şiir yazma uğraşıyla, sesin peşinde sürüklenerek, bir yandan bu sesin büyüsünü çözmeye, bir yandan o büyüyü çoğaltmaya, yani kısacası dil ustası olmaya çalışarak büyüdüm, adam ya da biri oldum. Dil bağımsızdı benim için önceleri, içinde hareket ettiğim sınırsız bir alan, oyun oynadığım bir oda, kırıp döktüğüm, inşa ettiğim nesneler girdabıydı: biri yere ait değildi, kimsenin değildi. Sonra bu büyünün ustalarını tanımaya başladıkça şekillendi, bir yerlere oturdu dil: bir yerindi, birilerinindi, onu birileriyle paylaşıyordum. Türkçe�ydi öncelikle, ekleri sondaydı, büklümlü yapısı vardı, kıvraktı. Tanıdığım başka dillerden başka türlü işliyordu, bunda daha rahat hareket ediyordum. Diğer dil ustaları yakınımdaydı, kitaplarını alıyor, çabalarını, sırlarını tanıyordum: gitgide bir edebiyat belirdi zihnimde, varolanı iyiden iyiye kavradım, Türk Edebiyatı�nı tanıdığımı sanmaya başladım. Büyü ad kazanmış oldu, ben az biraz hünerini kapmış oldum.

Bu süreçte takıldı aklıma birdenbire, bu kimin dili diye. Bu kimin dili? Bende oluyor, bende şekilleniyor, benden geçiyor ve birileri adına, birileri için, benden bir şey söylüyor. Zenginlerden değilim, demek yoksulların dilini söylüyor. Böyleydi önce anlayışım, yoksulların dilini onlar yerine konuşmama kaygılandım, dilin pek öyle oyuncak olmadığını, dünyayı yırta biçe değiştirdiğini de gördüm; benim hayatım, yoksulların hayatı daha ağır yırtılıyordu, ilk kaygım bu oldu, onların dilini onlara kullanırken daha özenli olmak. Fakat vakit geçti ve başka şeyler de fark ettim, yoksullardan ayrı, ben Türkçe�de, Türk�lerin dilinde konuşuyordum, bu kelimeyi öğrenmeye, başkaları için ne anlama geldiğini meraklanmaya başladım. Dilimin sınırlarını hissetmiştim daha önce, hayali, her dile özgü sınırlar sanmıştım, zamanla sadece benim dilime özgü sınırları keşfettim. Daha baştan bu dille konuşmakla bir yere ait olmuştum, ve o yer başka yerler, diller için bir şey ifade ediyordu.

O şeyi öğrenmeye kalkışınca çok sıkıntı çektim doğrusu. Bir şeye ait olmakla, büyüyü sorgulamakla zaten bir sıkıntı yaşamıştım, her insanın içine birden çekip gidememek anlarında düşen türden bir sıkıntıdır bu, çekip gitmemesi için ayak bağı olanların yarattığı bir sıkıntı, ama bu kez anlamamam, anlamış gibi yapmam gerektiği için sıkıntıdaydım. Türk kelimesinin yeryüzü dilleri karşısındaki anlamını anlamaya çabalarken, insan eğer boğulmuyorsa, aymazlığındandır. Günlük siyasi olgular gün geçtikçe birtakım anlamları üzerimize yığarken, biz kendimize has bir anlamı dayatamaz, onlar için ne olduğumuzu, kendimiz için, kendimizde ne olduğumuzdan daha geçerli kabul ederken, aymazlığımız sonsuz. Yakında, bana öyle geliyor ki, bazılarımızın derisini çıkarıp atası gelecek; derisiz, çıplak bile değil, acınası bir halde var kalmaya çabalayacak.
Özdemir İnce benim şiiri öğrenmeye çalıştığım ustalardan biriydi. Bir dilbaz, çalışkan bir emektar olarak tanıdım kendisini. Yeryüzünün en has şairlerinden birini, Yannis Ritsos�u onun dilinden okudum, Kavafis�i, Seferis�i ondan tanıdım, sevdim. Bir şair olarak başarılı bulmadım belki, ama güzel şiirlerini okudum, çevirmenin çevirdiğiyle mesafesini korumasının güç olduğunu onda görüp öğrendim. Yıllarca edebiyat yazıları yazdı, değerlerini bulmadılar, o ayrı, ama iki yıl kadardır bir gazetede günlük makaleler yazıyor, anlamakta güçlük çekiyorum. Irak�a bir tür savaş muhabiri olarak gitti, inanamadım, ya da inandım fakat duymak istemedim, oradan işgal ordusuna muhalif olmayan, tuhaf konuşmalar yaptı. İnsan böyle olayları anmak istemiyor. Ama cumartesi günü bir yazısının manşete taşındığını gördüm, içim parçalandı. Önce bilmiyordum, manşeti gördüm: �Mini etekli kızı diri diri yaktılar.� Kimler? Paris banliyösündeki Müslümanlar. Nasıl yani? Saçmalık olduğu besbelli bu manşetin altında İnce�nin imzasını taşıyan bir yazı. Çok geçmeden yazının saçmalığa dayandığı, İnce�nin orada konuştuğu birinin söylediğini tartmadan hemen yazdığı, zaten bir şey yazmaya niyeti olmadığı anlaşıldı; banliyönün birtakım kimliksiz perişan gençleri iki yıl önce böyle bir şey yapmış, iğrenç bir cinayet bu.

Bu türlü şekillerde açıklanabilir, İnce�nin şahsında garip bir yabancılık tavrının sergilendiği ortada, artık belli ki o bizim dilimizin sınırlarının dışına çıkmış, başkasının dilinden konuşuyor; Oriana Fallaci 11 Eylül�ün ardından hakaret dolu konuştuğunda yadırgamamış, onun açısından baktığımda kaygısına hak vermiştim, ama İnce�nin, eğer varsa, ki bu kaygıdan çok başka bir geçim kaygısı söz konusu gibi geliyor bana, kaygısı beni en hafifinden söylenirse, üzüyor. Demek kendisi, hani Türkiye�de doğmak nedeniyle olduğumuz kadarıyla bile Müslüman değil, dolayısıyla Türk değil. Vicdan sahibi bir iyi geçmişli yazarın bunu yapması akıl karı hiç değil. Artık böylece bu konuştuğumuz dili başkasının şivesi, başkasının dertleriyle bulandırıp kullanmaya kalkanlar, böylece büyüsünü bozanlar olacak. İyi bakalım.
Zaten ben şu Q, X, W dayatmasından beri düşünüp duruyorum. Kendimi bildim bileli bu harfleri yabancılamaya, alfabemde olmadığı için onlarla arama bir mesafe koymaya çalışırım: sağlıklı bir tavrın yabancı isimleri �Bertrand Russell� değil de �Bertrand Rasıl� diye okunuşuyla yazmasına inanıyorum. Bir vakit böyleydi, sonra dilimizi güçsüz hissettiğimizden ve dünyayla daha kolay ilişki kurmak istediğimizden olacak Latin harfleriyle nasıl görünürse öyle yazıyoruz; fakat her şeyi Latin harfleri üzerinden okuyoruz, Rus isimlerini de, Arap isimlerini de. Bu kadarını saçma bir yararcılıkla belki kabullenmiştik, ama isimlerden ötesine izin vermiyorduk. Şimdi alfabeye �Q, X, W� sokulmasının sinsi bir şekilde siyasi dayatılmasıyla, ben, bütün bir dil gücümü yitireceğimi hissediyorum. Alışmak ayrı, insan ne zavallılıklara alışıyor, sonra o zavallılıkları mucizelere çeviriyor; fakat bir kabullenme anı var ki, o an bana tahammül edilmez geliyor, kendi adıma onu yaşamak istemiyorum, çünkü ben, gülerek söyleyeyim, kendi adıma öyle çaresiz değilim. Nedir, kendi adıma yapacağım şeylerden ilki şu olacaktır: eğer böyle çirkin bir şey olur, alfabeye �Q, X, W� harfleri siyasi acizlikle girerse ben bu dilde bir şey yazmaz olacağım ve bunu dilsel püskürtmenin bir yolunu arayacağım. Ama öncelikle umardım ki Türk Edebiyatı�nın yaşayan yazarları acizlik duygularından bir çıkıp böyle bir öneriye, onların dillerinin dış müdahaleyle değiştirilmesi önerisine onurlu bir yanıt versinler. Nerde? İnce örneğinden görüldüğü üzere, şimdi evlat-ü hayal derdinde olsalar gerek. Eh, o da bir şeydir.

Sonuçta, uzun lafın kısası, yaşadığımız bu kanlı, kargaşalı ve bulanık günleri ben tümüyle dilsel bir hareket olarak yorumluyorum. Hatta İstanbul içindeki bombalamalarla, tam da o sıraya denk düştüğü için olsa gerek, bana İstanbul�un üzerine Q, X, W harflerini kazımak istiyorlarmış gibi geldi. En son, ilk gördüğümde İstinye�ye bir hapishane yaptığımız düşüncesine kapıldığım, sonra Amerikan Konsolosluğu olduğunu öğrendiğim bina karşısında böyle şeyler hissetmiştim. Irak İşgali�ne ve Saddam�ın döne döne gösterilen son görüntülerine karşı bakışımız tümüyle dilsel yollardan değiştiriliyor; artık doğumuzdaki topraklar üzerine konuşma tarzımız kesin olarak yabancılaşmış bir halde, bir yol ayrımı bile değil, çorak bir yerdeyiz, ya doğulu sanılmamak için konuşmuyoruz, ya doğulu olmadan konuşuyoruz. Bundan sonra dille ifade ettiğimiz, o başkalarını ikna etmeye çabaladığımız konuşmalarla dile getirmeye çabaladığımız her şey Müslüman, Türk olmadığımızı gösterme arzumuzu yansıtacak kanımca � yani aciz ve donuk kaldığımızda. Yani bunlara, dilimizin büyüsünü bozanlara benzediğimizde. Başkaları sana öyle dediği için değil, anadilinle doğduğun, o dilde olup konuştuğun için sen Müslüman, Türksün, benim yıllar sonra anladığım budur, sen istediğin kadar gelecekten başka şeyler um, böyle kalacak; yüzyıl sonra, bu toprakların en ağır sarsıntısını geçirdiği vakitten yüzyıl sonra, sen yine Müslüman, Türksün, demek daha da öyle kalacaksın.


Bookmark and Share

Yazan: Sabri Gürses - Tarih: 27.01.2011 16:25:22 - Yorumlar: (0) - Okunma: 2138

BU YAZIYA YAPILAN YORUMLAR

BU YAZIYA HENÜZ YORUM YAPILMAMIŞ, İLK YORUMU YAPAN SİZ OLUN!

 
EN ÇOK OKUNAN KÖŞE YAZILARI
1-) Hint Masallarından (12382 Kere)
2-) İzmir'in Az Bilinen Yönü (10947 Kere)
3-) Mavi Dünyaya Yolculuk (10310 Kere)
4-) Troya (10032 Kere)
5-) Yaşama Sevinci (7723 Kere)
6-) Dünyadaki En Büyük Satıcı (7671 Kere)
7-) Buyur Ağam… (6746 Kere)
8-) Hindistan Gezginleri Üzerine (6250 Kere)
9-) Eski Mahalle Bir Geçmiş Zaman Yolculuğu (5568 Kere)
10-) Ailesinde Seyyah Olan El Kaldırsın. (4678 Kere)

D O W N L O A D
  Seçme MP3'ler
360° İstanbul      

Mail: ali@baylar.com
Seyyahamca.com sitesi 11 Eylul 2000 tarihinden beri sizlerle...

Bu site bir    iştirakidir.