Ülke Yazıları    Anadolu Yazıları    Editör Yazıları    Köşe Yazıları    Modern Batının İlkel Tarihi    Seyahat Fotoğrafları    Nostaljik Kartpostallar    İlginç Seyahat Notları    Dünyadan İlginç Siteler    Şiirler    Fıkralar    Dünyadan İlginç Kanunlar    İlginç Bilgiler    Basit Çince    Göz Yanılmaları    Seyahat Tavsiyeleri    Seyahat Listesi    Havayolu Şirketleri    Uçuş Kodları    Milli Marşlar    Download    Üyelik    Forum    Toplist    Tüm Üyelerimiz    Misafir Defteri    Webmaster Özel    Havayolu Mil Programları
Seyyahamca Video | Seyyahamca Muzik | Video & Muzik & Forum
Üye Girişi:
                                   Yeni Üye Kaydı
Anasayfa Yazılar Fotoğraflar Eğlence Tavsiyeler Üye İşlemleri SeyyahForum
Kullanıcı Adı: Şifre: E-Posta:
ÜLKE YAZILARI

Mısır'a Giderken - Mısır

     
14 Eylül 1998'de Atatürk havalimanında uçağımızın havalanmasını bekliyoruz. Bu bekleyiş benim için biraz fazla heyecan verici çünkü ilk kez yurt dışına çıkıyorum ve gittiğim yer rüyalar ülkesi Mısır... Sonunda saat 14:00 civarında beklenen an geliyor, uçak kapılarını ardına dek açıyor ve iki saat süreceğini ummuş olduğumuz unutulmaz yolculuk başlıyor...

Antalya'yı geçene dek bulut kümeleri arasında sorunsuz geçen yolculuğumuz , uçağımızın Akdeniz üzerinde hissedilir bir şekilde irtifa kaybetmesiyle kesintiye uğruyor. Bu arada monitörden harita üzerinde izlediğimiz uçağımız ani bir manevrayla U dönüşü yapıp Antalya'ya doğu yol almaya başlayınca mutlulukla başlayan yolculuğumuzun pek de iyi devam etmemekte olduğunu su götürmeksizin anlıyoruz. Tabi bu fikirlerimiz Kaptan pilotun bir anonsla korkulacak bir şey olmadığını, sadece yakıtın bitmiş olduğunu(!!) belirtmesiyle de değişmiyor... Resmen düşüyoruz!!!!! Ama biz ailece biraz garip olduğumuz için paniğe kapılacağımız yerde gülmeyi tercih ediyoruz, ne de olsa ilk yolculuğumuz büyük bir macerayla başlamış oluyordu . ;)

Sağ salim inebildiğimiz Antalya hava limanında ise ilk üç saatlik bekleyişin sonunda içeri doluşan bir yığın gazeteciye rağmen görevlilerin hala uçağın yakıtının bitmiş olduğunda ısrar ediyor olmasını ve bunun mukabilinde bazı yolcuların haklı olarak kavga çıkarmaya kalkıştığını da belirtmeden geçmek istemiyorum.

Nihayet Antalya'da ki zorunlu bekleyişimizin beşinci saatinde, insafa gelen THY yetkililerinin İstanbul'dan çağırmayı akıl edebildikleri yeni bir uçakla Mısır'a doğru ikinci kez ve aynı heyecanlarla yüklü olarak yola çıkıyoruz. Bakalım başımıza daha neler gelecek!!!



KAHIRE


Uçaktan bakıldığında bastıran akşam karanlığının etkisiyle ışıl ışıl ve çok büyük görünen masallar şehri Kahire'ye ulaştığımızda saat 21:00'e yaklaşmaktaydı. Uçaktan adımımızı dışarı attığımızda ilk karşımıza çıkan şey hangar gibi, büyük, boş ve bakımsızlıktan dökülen bir havalimanı oldu. Bavullarımızı yürüyen bandın üzerinden alıp şaşkın şaşkın etrafımıza bakınırken (Her hangi bir tura ya da bizi karşılayacak akrabaya sahip değildik) bizim acemiliğimizi sezen iyi kalpli(!) bir Mısırlı tarafından önce bavullarımız zorla elimizden alınarak taşınmaya başlandı sonrada kendimizi havaalanı içindeki bir turizm bürosunda oturup bir takım adamlarla pazarlık yaparken bulduk. Pazarlık yaklaşık bir buçuk saat kadar sürdü, bu arada belirtmeliyim biz pazarlık yapmak falan istemiyorduk ama adamlar öyle bir yapışmışlardı ki, ne zaman yerimizden kalkıp gitmeye kalkışsak zorla oturtup fiyattan ıskonto yapıyorlardı, sonunda (bayılmamıza ramak kala) 900 dolarla açılan pazarlık 90 dolara dek indi ve biz gezimizin ilk kazığını bir günlük tur alarak yemiş olduk :) . Ah bu arada adamlar bizi özel bir minibüsle şehre indirecek ve bir otele gecesi 75 dolardan olmak üzere yerleştireceklerdi. En azından şehre rahatça gideceğimiz için sevinebilirdik :)

Haklarını teslim etmeliyiz ki, gecenin onunda bile oldukça sıcak olan bu ülkede şahsımıza ayrılmış lüks ve klimalı bir minibüsle gidiyor olmak işimize gelmişti. :)

Şehre giden boş yolların kenarlarındaki hurma ağaçları ve alışkın olmadığımız bir mimari tarzıyla inşa edilmiş olan camilerin ara sıra evlerin ardından görülen minareleri otele gidene dek beni sarhoş etmeye yetmişti. Burası gerçekten rüyalar ülkesi olmalıydı.

Kısa araba yolculuğumuz şık görünüşlü sayılabilecek Santana Hotel'de son bulmuştu. Bizimle pazarlığa oturan ve her şeye rağmen az çok kanımızın kaynadığı adam yarın sabah sekizde bizi aynı minibüsle alıp Gize'ye yani piramitlere götüreceğini söyleyerek bizi Otele teslim etti. Otelin lobisi bir sürü bağımsız hediyelik eşya dükkanıyla doluydu (bu gerçekten tam bana göre!!;) Odalarsa küçük ve biraz arabesk görünümlü olmasına rağmen klima ve buzdolabı gibi lüksleri olması nedeniyle fena sayılmazdı.

Ertesi gün büyük bir heyecanla alt kattaki 3. sınıf düğün salonu vari otel restaurantında kahvaltılarımızı ettikten sonra bizi almaya gelecek olan minibüse ulaşmak için lobiye gittik, o da ne, dün sözleştiğimiz adam yerine 23-24 yaşlarında bir Mısırlı bize bütün şirinliğiyle sırıtıyor (İleride de görüleceği gibi sırıtmak Mısırlıların muhtemelen genetik bir özelliği;)) Neyse kaderimize boyun eğerek minibüsümüze yerleşiyoruz. Adı Yasser olan ve bir günlüğüne rehberliğimizi yapacak olan genç Mısırlı yol boyunca konuşuyor da konuşuyor ve bu arada mütemadiyen sırıtmayı da ihmal etmiyor(Laf arasında bize daha önce hiç Türk müşterisi olmadığını ama Türklerin çok sinirli insanlar olduğunu söylemeden de edemiyor ).

İlk durağımız Dünyanın en eski şehirlerinden biri ve Eski krallığın başkenti olan eski Memphis şehri. Gerçi şu an kentten geriye çok fazla bir şey kaldığı söylenemez. Bir binanın içinde II. Ramses'e ait devasa bir heykel sergileniyor. Bahçede ise bir kaç minyatür sfenks ziyaretçileri selamlıyor, fakat çok gösterişli bir antik şehir beklemeyin.




Bir sonraki hedefimiz Sakkara, burada Mısır gezimizin ilk piramidi ile tanışıyoruz; Basamaklı Zoser piramidi. Kahire'ye yaklaşık olarak 15 kilometre mesafede bulunan ve MÖ. 27. yy.da mimar İmhotep tarafından yapılan bu sevimli piramit ayrıca dünyadaki ilk taş yapı olma özelliğini de taşıyor.



Kısa bir süre burada kaldıktan sonra asıl hedefimize, yani dünyanın yedi harikasından günümüze kalan tek eseri, piramitleri görmek üzere minibüsümüze dönüyoruz, ama burada bizi bir sürpriz bekliyor, rehberimiz Yasser bir gün için 90 dolar ödediğimiz turun henüz öğlen bile olmadığı halde bittiğini söylüyor! Nasıl yani!!!!! Orada öylece kalamayacağımıza göre en azından bizi piramitlere götürmeleri için onları ikna ediyoruz, buralara dek gelmişken dönecek değiliz ya!! Hasılı bir miktar daha soyulduktan sonra artık görkemli piramitlerimize kavuşuyoruz... :)

Nasıl anlatılabilir ki? Napeleon'un da dediği gibi artık "Piramitler binlerce yılın ardından bize bakıyorlar"dı. Bu hayret verici insan dehalarıyla ilk karşılaşmamız gerçekten çok heyecan verici oldu. Bir düşünsenize 2.300.000 taş blok binlerce yıla meydan okuyarak tüm asaleti ve azametiyle size tepeden bakıyor...



Fakat üzüntüyle belirtmeliyim ki, bu büyü pek de öyle uzun sürmüyor, çünkü piramitlere birazcık olsun sokulabilmek için bilmem kaç kere bilet alıyorsunuz , burada sizden aldıkları deve yükü (oralarda eşekten çok deve bulunuyor;)) paraları nereye harcadıklarıysa meçhul ama kesin olan bir şey var ki o da paraların sit alanının temizliği ve altyapısı için harcanmadığı... Neyse her şeye rağmen bu sorun değil, asıl sorun nereye giderseniz gidin peşinizden gelen ve size at sineği gibi yapışan satıcılar (Mısır'ın çekomastikten daha yapışkan olabilen satıcıları konusuna ilerleyen bölümlerde ayrıntılarıyla değinilecektir), gerçi biz yanımızda Mısırlı bir rehber bulundurduğumuz için bu durumdan çok çok fazla etkilenmiyorduk, ve o sırada henüz Mısır gerçekliğini tam olarak idrak edememiştik...

Neyse olayı çok dağıttım galiba, şimdi sıra efsanevi piramitlerin büyülü koridorlarında kaybolmaya geldi. Rehberimiz Yasser elinde biletlerle yanımıza yaklaşıyor ve başlıyor aileme içerinin ne kadar dar, uzun ve yorucu olduğunu anlatmaya... Bizimkiler her ne kadar "Buraya dek gelmişken neden görmeyecekmişiz?" diyerek tavır koysa da Yasser ısrarlı; "Yok yok, siz yaşlısınız, içeride beliniz falan sapar, siz dışarıda kalın ben kızınızı götürüp getiririm. Annem bu numaraları yutar mı hiç?!! Son cümleyi duyduktan sonra" Girmeyeceğim varsa da gireceğim"diyerek kendini piramidin içine atıverdi canım anneciğim, zavallı Yasserciğe de onu izlemek düştü :) (Babamı ise fotoğraf makineleri ve çantalarla dışarıda bıraktık çünkü içeri makine ile girmek yasak) .

Kefren piramidinin daracık koridorlarında kah aşağı kah yukarı doğru iki büklüm ilerlerlerken az sonra ulaşacağımız hiyeroglifler ve resimlerle süslü duvarları ve bir zamanlar içinde firavunun vücudunu barındırmış olan görkemli lahdi hayal ederek heyecanla titriyoruz.. Ve sonunda hedefimize varıyoruz; Fakat o da ne?!! Burası bembeyaz taş duvarlı , üzerinde bırakın hiyeroglifi tek bir çizik dahi olmayan ve taştan kabaca oyulmuş bir lahidi içeren karanlık izbe bir oda... Fotoğraf makinesi sokmamalar, teftişler vs. yani tüm tantana bunun için miydi? Ayrıca diğer koridorlar da turistlere kapatılmış... Kabul ediyorum sadece piramidin içinde olmak duygusu bile insanı mutlu etmeye yeterli ama yine de insan hayal kuruyor canım... :)


Bundan sonra minibüsümüz bizi, piramitleri bir de tepeden izleyebilelim diye yüksekçe bir platoya çıkarıyor burası gerçekten çok hoş bir yer olabilirmiş tabi eğer piramitlerin dibine dek giren çirkin ve kocaman asfalt yol 3500 yıllık büyüyü katletmeseymiş. Ama eğer bunu görmezden gelebilirseniz piramitleri kuşbakışı seyretmek gerçekten doyumsuz bir zevk...

Şimdi sıra piramitlerin bekçisi aslan gövdeli , insan başlı ünlü sfenksi ziyarette. Annem ve babam çok yorgun olduklarından beni Yasser'le beraber sfenksi görmeye göndererek kendileri arabada dinlenip uzaktan seyretmeyi yeğliyorlar... Minibüs gözden biraz kaybolunca Yasser efendi elimi tutmaya çalışarak bana bütün Mısır'ı ücretsiz gezdirmeyi öneriyor ve İstanbul'a dönünce mutlaka mektup yazmamı tembihliyor. kardeşim ben sana niye mektup yazayım ki?!!!! Hem sen çeksene şu elini!!

Mısır'da ilk günüm olduğu için , tüm Mısırlı erkeklerin tüm turist kadınlara aynı şekilde davrandığını henüz keşfetmemiş olduğumdan Yasser'in kalbini kırmamaya çalışarak,kibar bir dille boşa uğraşmakta olduğunu açıklıyorum, o da sirke gibi bir suratla arabaya dönüyor.

Evet tur bitmiş otele dönüş yoluna koyulmuştuk, fakat artık rehberimiz bize hiç yüz vermiyor ve bizimle hiç ilgilenmeden hararetle arabanın şoförüyle Arapça konuşuyordu. Ortamın gerginliğini biraz hafifletmek için yapacak tek şey ortaya bir laf atmaktı, ben de böyle yaptım ve bizim arabanın önünde seyreden otobüsün camında Arap harfleriyle yazan İskenderiye yazısını göstererek "Orada İskenderiye mi yazıyor?" diye sordum. Yasser önce etrafına şaşkın şaşkın bakınıp Latin alfabesiyle yazılmış "İskenderiye"yi aradı, sonunda da benim Arap harfleriyle yazılmış olanı kastettiğimi anlayarak paniğe kapıldı. İlk tepkisi önce hafif bir çığlık atıp kafasını koltuğa vurmak oldu sonrada utanmış bir şekilde ellerini yüzüne kapayarak bir müddet öylece kıpkırmızı kala kaldı. Neyse ki ben hemen, Arapça bilmediğimi (Arapça eğitimine Mısır seyahati dönüşünde başladığım için o sıralarda tek kelime bile bilmiyordum ) ve sadece Osmanlıca bildiğim için Arap harflerini rahatlıkla okuyabildiğimi açıklayarak onu kalp krizi geçirmekten kurtardım. Seni alçak! Şoförle arkamızdan dedi kodu yapıyordun değil mi?!! :)

Aniden yüzünde yeniden güller açmaya başlayan rehberimiz bizi otele bırakmadan önce bir emrivaki yaparak arabayı şık bir papirüs dükkanı önüne çektirdi. Biz önce ne olduğunu anlamadan lüks ve büyük papirüsçüye girdik.

Girişte bizi gerçekten çok iyi karşıladılar, hemen kolalar geliyor , oradaki bir görevlide en sevimli gülümsemesiyle bize uygulamalı olarak papirüs yapımını gösteriyor. Bu gerçekten çok hoş bir deneyim. Rehberimizse bir köşeye rahatça yayılmış olarak dükkan sahipleriyle derin sohbetlere dalmış, çok samimiler zahir...

Papirüs gösterisinden sonra sergi salonu havasındaki dükkanı dolaşmaya başlıyoruz. Buradaki papirüsler kesinlikle sanat eseri, hele bazıları deyim yerindeyse şaheser ve kesinlikle her köşe başında satılan ve turistlere papirüs diye yutturulan muz kabuğundan imal, seri üretim taklitlerinden farklı. Tabi tek fark bu değil, en farklı olan şey fiyatlar, 100 dolar, 300 dolar, 500 dolar... Bakmakla yetinsek iyi olacak galiba :) ama bize sergiyi gezdiren genç Mısırlı o kadar ısrarlı ki bir şeyler satmakta, vaz geçmeye hiç niyeti yok, o olmazsa bu, bu olmazsa şu aman allahım burada amma çok papirüs varmış!! Bu arada annem ve babam biraz hızlı davranıp bir sonraki odaya geçiyorlar bende peşlerinden gideceğim ama satıcı öyle bir yapışmış ki artık papirüsleri sarılarak göstermeye çalışıyor! İmdaaaaaat!!!! Neyse kendimi güç bela odadan atıp büyük pazarlıklar sonucu 25 dolara bir papirüs almaya karar veriyorum ve parayı öderken üç-beş evlenme teklifi daha aldıktan sonra dükkandan dışarı çıkıyoruz.

Belki inanmıyorsunuzdur ama Mısır'da satıcılar ve taksiciler insana öyle bir yapışıyorlar ki, inanın tarifi mümkün değil, eğer gözümle görmesem Türkiye'dekinden beter olamaz derdim ve abartıldığını düşünürdüm ama Türkler bu konuda Mısırlıların yanında çömez bile sayılmazlar... Hele pazarlık kısmı!! uzuyor da uzuyor, uzuyor da uzuyor,ta ki sonuçta bir taraf yorgun düşüp diğer tarafın önerisini kabul edene dek ... Fakat bu olay bir süre sonra turistler için çekilmez hale geliyor ve kontrolünüzü kaybetme sınırına geliyorsunuz ister istemez.

Hasılı bir gün içinde aynı rehberin üçüncü kazığını yemiş olarak kös kös minibüsümüze geri dönüyor, ve Yasser'in parfüm yapımını gösterme teklifini bu kez biraz sert bir dille reddediyoruz. Şansını fazla zorluyor! Anlaşılan bu civarda komisyon anlaşması yapmadığı dükkan kalmamış... Sonra da Türklere sinirli diyor, sen de sinirlendirme kardeşim. ;)

Otelimize dönüp tüm bu tur-rehber saçmalığından kurtulduğumuzda saat aşağı-yukarı öğleden sonra üçü gösteriyordu. Artık özgürdük ve biraz dinlendikten sonra kendi başımıza Kahire'yi fethetmeye hazırdık.

İlk olarak çevreyi tanımaya karar vererek otel çevresini yürüyerek dolaşmaya çıkıyoruz. Binanın bir tarafı yüksek binaların olduğu sokağa diğer tarafı ise diğer bu sokakla tezat oluşturan ve apaçık fakirlik sezilen başka bir sokağa bakıyor. Biraz garip... Buradan beş dakikalık bir yürüyüş bizi Mısır'ın varlığını borçlu olduğu Nil nehrine ulaştırıyor. Caddenin diğer tarafı ise çeşitli dükkanlar ve binalarla süslü... Dinlendirici ve hoş bir manzara ama Nil biraz fazlaca gri akıyor Kahire şehrinde. Ayrıca Nehir kenarını boylu boyunca parsellemiş olan Cafelerde turistlere değil yıllık bilmem kaç bin dolar üyelik ücretini ödeyen zengin Mısırlılara hizmet veriyor ne yazık ki..





Nil boyu gezimizden sonra, çöken akşam karanlığında bir taksiye atlayıp yüklüce bir kazık yedikten sonra (taksiciler ve Kahire trafiği konularına ileride ayrıntılarıyla değinilecektir) Doğunun en ünlü çarşılarından biri olan Han el Halili'ye doğru yol almaya başlıyoruz. El-Hüseyin camii karşısında bulunan çarşının girişinde sizi ilk karşılayan şeyler kapını etrafını çeviren Cafelerden yayılan nargile kokusuyla kasetçiden sokağa taşan oynak Arap ezgileri oluyor.


Han el Halili'nin bulunduğu Hüseyin meydanından bir kare...

Ve Hüseyin camii...

Çarşının daracık sokakları yüzlerce, kumaş, papirüs, antikacı, baharat, parfüm ve halı dükkanıyla kaplı. Ne arasanız var burada, rengarenk bir dünya burası...
Bastıran gece dolayısıyla tüm dükkanlar lambalarla aydınlatılarak ışıl ışıl bir görünüme kavuşmuş ve bu haliyle inanılmaz etkileyici... Eğer siz de benim gibi hediyelik ıvır zıvırlara meraklıysanız çarşıyı 3-5 kere ziyaret edeceksiniz demektir. Fakat tecrübeyle sabittir ki çarşı geceki büyüsünü güneşin doğmasıyla beraber tamamiyle yitiriyor. Ben bu hataya bir kez düştüm ve bir dahaki seferler için hep havanın kararmasını bekledim... :)

Bence Kahire, dünyada ki pek çok tek düze şehrin aksine bir kaç farklı ruhu içinde barındırıyor. İnsan burada günün her saati şehrin yeni bir yüzünü keşfediyor, her gittiğiniz mekan sizi ayrı bir dünyaya taşıyor... Çok katlı yapıların oluşturduğu ve korkunç bir trafikte boğulan yarı gelişmiş bir şehirden on beş dakika uzakta kendinizi bir kaç bin yıl öncesinin mucizeleri arasında unutabilir, ardından kentin tipik Arap mimarisini yansıtan minareleriyle süslü otantik mahalleri ve çarşılarıyla kendinizi bin bir gece masallarından birinin içinde hissedebilirsiniz...

Dedim ya, Kahire'de zaman ve mekanın hisleriniz üzerindeki etkisinin sınırı yok ve şehir her zaman sizi şaşırtmaya hazır ...

Han el Halili'de size bu ortaçağ mistisizmini yaşattıracak yerlerden biri ama her zaman olduğu gibi burada da satıcıların yapışkanlık dozu biraz fazla kaçmış ve bu da sizin, mistisizmi falan unutup çarşıyı terk etmenize yol açabilir. Hazırlıklı olun, önünden her geçtiğiniz dükkanın satıcıları dükkandan fırlayıp kolunuza yapışarak yayvan bir gülümsemeyle sizi içeri davet edecek, ve ardından şu sözler yinelenecek "Nerelisiniz? Adınız ne? Benim de şu, tanıştığımıza çok sevindim, gözleriniz çok güzel, içeri buyurmaz mısınız?" Sırası hiç değişmeyen bu sözleri, taksi şoförlerinden yol sorduğunuz vatandaşa dek hemen tüm Mısırlılardan sektirmeden duyacaksınız. Şimdiden hazırlıklı olun. :)


Çarşı içinden bir görünüm. Çarşının üstünün açık olması dikkate değer ama gezerken bunu hissetmiyorsunuz...

Ola ki bir şey almaya karar verdiniz size önerdikleri astronomik fiyat üzerinden yarım saat sürecek bir pazarlığa girişeceksiniz. Bu noktada hiç acımayın ve pazarlığa önerdikleri fiyatın en az 10/1'inden başlayın! Özellikle bu çarşıda turist soygunculuğunun haddi hesabı yok, hatta benden duymuş olmayın (Bende Türkiye'de yaşayan bir Mısırlı arkadaşımdan edindim bu bilgiyi) Han el halili çalışanları kendi aralarında şifreli bir dil geliştirmişler ve normal Mısır vatandaşlarının bile anlayamadığı bu dille turistlerin gözünün içine baka baka onların ekonomik düzeyleri vs. gibi konularda bağıra çağıra konuşuyorlar, siz siz olun tongaya düşmeyin. :) Anlattıklarım ilk başta o kadar katlanılmaz görünmese de uğradığınız 3.dükkandan sonra tüm cinleriniz tepenize çıkmaya başlıyor, ama olsun bunu da yaşamak lazım, inanın Türkiye'ye dönünce ülkenizi pek bir modern görmeye başlayacaksınız. :)

Ah bu arada gitmişken altın ya da gümüş kartuşlar üzerine adınız yazdırmayı unutmayın , gerçekten çok hoş. :) Alışveriş arasında bunalıp rahat bir nefes almak iterseniz size kesinlikle han el halili içinde yer alan Fishawi Cafeyi önereceğim, burada soğuk bir şeyler içerken bir yandan da nargilenizi fokurdatıp rengarenk çarşıyı uzaktan izleyebilirsiniz. Biz de burada oturduk, ama ne yazık ki babamdan korkup nargile sipariş etmeye cesaret edemedim. Baba beni affet ama ben nargile seviyorum. Yok yok bu burada olmadı, itiraf.com'a yazmalıydım. ;)


Burada biraz nefes aldıktan sonra annem ve ben alış veriş etmekten nefret eden üstüne üstlük satıcıların tavırları nedeniyle iyice çılgına dönmüş olan babamı Fishawi'de bırakarak içeriye tekrar giriyoruz!! Bilirsiniz, alış-veriş ve kadınlar.. :)

Bu özgürlük duygumuz ne yazık ki ancak 3 dakika sürebildi. İki bayanın yalnız gezdiğini gören Han el Halililliler yılışıklığın dozunu iyice artırdılar. Hatta değerli taş satan bir dükkana girdiğimizde yaşlı, tıknaz, şişman ve biçimsiz adam utanmadan elli yaşındaki annemden makas almaya kalktı! Sonrada ne olduğumu anlayamadan beni kendine çekip "Oooo Cleopatra!!!!" diye bağırarak yanaklarımdan şapır şupur öptü!! Iyyyyy, vıcık vıcık, iğrenç!!


Eh, bu bize yeterli ders olmuştu artık, bir daha babamı pek öyle başımızdan atmasak iyi olacak galiba. :)

Han el Halili maceramızdan sonra bu kadar yoğun geçen bir günün ardından adım atmaya halimiz kalmadığı için otelimize geri döndük ve yataklarımıza ölü gibi serildik, fakat tam bu sırada odanın telefonu çalmaya başladı.. Allah Allah, bu saatte bizi kim arar? Hem de Mısır'da?Burada kimseyi tanımıyoruz ki! Telefonda İngilizce konuşmayı zaten beceremediğim için korka korka ahizeyi kaldırdım. Karşıdan son derce tanıdık bir ses şunları söylüyordu; "Ben Yasser, karar verdim yarın sabah erkenden gelip seni alacağım ve sana şehri gezdireceğim, hem de para falan istemem." Aman ne güzel!! Yahu odanın numarasını ben bile bilmiyorum, sen nasıl buldun? Hem hangi cesaretle aradın? Acayip adamlar şu Mısırlılar. Hem annemle babam niye bu kadar gülüyor ki?! Hiç de komik değil bence!! :)




Ertesi gün uyandığımızda önümüzde yüklü bir program vardı. Zaten şimdi geriye dönüp baktığımda, bir güne bu kadar çok şeyi nasıl olup ta sığdırmış olduğumuzu anlayamıyorum.

Bu arada size birazda otelden ve otel çalışanlarından söz etmek istiyorum. Otel personeli her şeyden önce çok güler yüzlü fakat hemen herkes bir görev yapmış olsun ya da olmasın sizden bahşiş bekliyor. Sanki siz o ülkeye gezmeye değil bahşiş vermek gibi bir misyonu gerçekleştirmeye gelmişsiniz gibi. Bahşiş, bahşiş, bahşiş, eğer tura katılmadan Mısır'ı gezmeye niyetliyseniz, geziniz sırasında en sık işiteceğiniz sözcük bu olacak. Hatta bir süre sonra Arapça'nın sadece tek bir kelimeden yani "BAHŞİŞ" ten ibaret olduğunu bile düşünmeye başlayabilirsiniz. Burada yanlış anlaşılmasın bu sadece otel personeli ile sınırlı değil maalesef, taksi şoförlerinden yol sorduğunuz sade vatandaşa kadar herkes sizden BAHŞİŞ isteyecek. Ama otel personeli ile çok muhatap olacağınız için bu durum vahim bir hal alabilir. Örneğin sizden önce atılıp asansörün düğmesine mi bastı? Bahşiş! Ya da Otelin kapısını mı açtı? Bahşiş! Benden size tavsiye size bir hizmet sağlamayan kişilere kesinlikle tavır koyun ve taviz vermeyin. Bu ülkede, aslında zenginliğin paylaşılması manasına gelen Bahşiş çılgınlık boyutlarına varmış durumda. Burada döktüğümüz bahşiş paralarıyla herhalde Mısır'a ikinci kez gelebilirdik! Resmen boşa gidiyor paranız. Ama öyle bir kemikleşmiş ki Bahşiş, neredeyse bir çeşit geçim yolu haline gelmiş;

-Ne iş yapıyorsun?

-Bahşiş alıyorum abi. ;)

Biz aslında tüm Arap ülkelerinde durumun aynı olduğunu sanıyorduk ve bu nedenle Suriye ve Ürdün'e resmen önyargılarla gittik ama bu ülkelerin halkı daha ilk günden düşüncelerimizin yanlış olduğunu göstererek bizi şaşırttı. Bu sadece Mısır'a özgü bir durum olsa gerek, ama bunun da nedenleri var, her şeyden önce Mısır çok fakir bir ülke, Üniversitede görev yapan bir asistanın ayda sadece 100 dolar aldığını ve bunun ortaöğretim öğretmenlerinin maaşının 4 katını oluşturduğunu göz önüne aldığınızda ortaya çıkacak tabloyu siz düşünün. Ama ülke ne kadar fakirde olsa turistlere atılan kazıklarla şimdiye kadar ülkenin on kere refaha kavuşmuş olması gerekirdi. Onların hortumcuları bizimkilerden mahir olsa gerek. ;)

Nerede kalmıştık? Evet otel diyordum, en azından bizim otelde resepsiyon çalışanlarının bahşiş diye bir beklentisi olmadı çünkü onlar deveyi hörgücüyle götürmenin kestirme yollarını bulmuşlardı. :) Bir kere otelin önündeki taksicilerle komisyon anlaşması yapmışlar, eğer kapıdan taksiye binmek isterseniz size öyle bir fiyat söylüyorlar ki dudaklarınız komple uçuk içinde kalıyor. :) Pazarlık yapmaya kalkıştığınızda ise kesinlikle kabul etmiyorlar ve bir anda otelden dışarı fırlayan otel personeli zorla sizi taksiye bindirmeye çalışıyor! Biz bu sinir bozucu durumla karşılaşmamak için son güne dek Nil kenarına dek yürüyüp oradan taksi tutmaya özen gösterdik. (Tüm bu anlattıklarım çok lüks oteller için geçerli değildir muhtemelen ama orta sınıf bir otelde bunlar başımıza geldi) Ayrıca otelden telefon etmek ya da temel ihtiyaçlarınızı karşılamak size gerçek değerinin yaklaşık 10 katına patlayabilir.

Yine konudan çok uzaklaştım değil mi? İlk hedefimiz ünlü Kahire müzesi. Avrupa mimarisi ile inşa edilmiş yapı dıştan bile çok güzel ve gösterişli.


Girişi şık hediyelik eşya dükkanlarıyla süslenmiş olan kapının iki yanına ziyaretçilerin biletlerini kontrol etmek ve içeriye girmeye çalışan bayan turistlere asılmak gibi ulvi görevleri gerçekleştirmesi için hükümet tarafından iki üniformalı nöbetçi dikilmiş. :)
Müzenin sağ tarafına baktığınızda sizi görkemli bir manzara karşılıyor. Yüksek tavanlar ve tepedeki pencerelerden süzülerek binlerce yıllık tarihi eserlerin üzerine düşen güneş ışınları sizi bir anda sarıveriyor.

Müzenin yerleştirilmesinde de aşağı yukarı kronolojik bir sıra takip edilmiş. Eğer girişten sağa doğru saat yönünde ilerlerseniz sırasıyla eski krallıktan orta krallığa ve oradan da yeni krallığa ulaşabilirsiniz.




Sırf bu müze için rahat rahat bir hafta harcanabilir. öyle büyük, öyle eşsiz eserlere sahip ki, Avrupalıların onca yağmasına rağmen yinede müzeyi tanımlamak için muhteşem kelimesi yetersiz kalıyor. Gerçi bazı eksiklikleri yok değil, örneğin eserlerin tümünde açıklama yok ve müzeyi turist gruplarına dolaştıran rehberler heykellerle çok içli dışlı oluyorlar. Neyse canım bu kadar kusur kadı kızında da olur.
Dediğim gibi müze çok büyük, üst katlar odalar ve mumya dairesi, Tutankamon'un hazine dairesi gibi bölümlere ayrılmış. Müze için başlı başına bir site kurmak gerekiyor aslında. Söylenecek o kadar çok şey var ki, ama nereden başlayacağımı, nasıl toparlayacağımı bilemiyorum, en iyisi ben susayım, resimler konuşsun.





Dünya küçüktür derler ya, Kahire'de bize on beş milyonluk nüfusuyla yinede küçük olabileceğini ispatladı; müzede kime mi rastladık? Yasser'e!!
Müzeden çıktıktan sonra nereye gittiğimizi bilmeden yürürken bir tabela gözümüze ilişti, Dr. Rageb's Pharaonic Village . Hmmm ilginç olabilir. İlk hareketimiz istemsiz olarak bir taksiye atlamak oldu. Sonra da şehrin pek içinde olmayan bir yerde indik. Biletlerimizi aldıktan sonra bir süre hediyelik eşya satan dükkanlar ve kompleksin büyük bahçesinde oylanarak İngilizce teknenin kalkmasını bekledik, hayır hayır bir yanlışlık yok, İngilizce tekne dedim, çünkü burada yolculuğa çıkılacak tekneler dillere göre sınıflandırılmış, İngilizce, Fransızca ve Almanca...
Eski Mısır'daki gemiler gibi süslenmiş olan teknemiz (tekneden çok sal mı demeliyim?), geldiğinde biz ve bizim dışımızda ki 15 e yakın turist koltuklarda yerlerimizi aldık. Önce Jacob adasına kurulu hedefimize varmadan önce Nil nehrinin dar, sazlarla ve gerçek papirüs bitkileriyle kaplı bakir (ya da en azından bakir süsü verilmiş) kollarından birinden salımızla geçmemiz gerekiyordu, bu arada sazların arasına yerleştirilmiş, büyük tanrı heykellerinin her birinin önüne geldiğimizde salımızın hoparlörlerinden İngilizce olarak bu tanrılar hakkında ayrıntılı bilgiler verilmeye başlandı.

Tanrılarla tanışma merasimi bittiğinde fark ettik ki, salımız hızla bir Mısır evine yaklaşıyor!! Ama bu bildiğiniz bir Mısır evi değil! Ev en az 3000 yıllık ve evin etrafında dolaşan insanlarda 3000 yıl öncesinin Mısırlıları!!


Önünden geçtiğimiz her manzara, sahte de olsa , bu alımlı antik tiyatro bizi Eski Mısır'a götürmeyi başarmıştı... Bir ev onun hemen yakınında çiçek satan kadınlar, sal yapan usta, taşları işlemeye çalışan heykeltıraş onun biraz ilerisinde gölgede dama oynayan iki arkadaş... Bir düşünsenize, kaybolan koskoca bir dünya tüm canlılığıyla sizin ayaklarınızın altında..

Ağa takılmış balığı görebiliyor musunuz? Bu arada resim geçtiğimiz Nil kolunun güzelliğini göstermesi bakımından da önemli. Maalesef bu görkemli manzaradan Kahire'de bulmak imkan dahilinde değil.



Biz aslında tüm yolculuğun tekne gezisinden ibaret olacağını ve karaya çıkmadan geri döneceğimizi sanıyorduk fakat böyle olmadı ve bir süre sonra bir adaya çıktık, burada bizi bir rehber karşıladı ve bize küçük ve sevimli adayı gezdirmeye başladı. Bizi bekleyen ilk sürpriz çok güzel canlandırılmış bir Mısır tapınağının içine girmek oldu.



Tekneden inip sosyal hayatın bizzat içine girdikten sonra rehberimiz başka bir şey göstermek üzere bizi içine daldığımız büyüden kopardı. Fakat bu seferki sürprizle Mısırlılar gerçekten kendilerini aşmış oldular!!
Herkes Lord Carnavon ve Howard Carter'ın bulduğu Tuth-Enk-Amun'un görkemli hazinesini ve onun efsanevi bulunuş öyküsünü az çok bilir. Aslında fazla iz bırakmadan , çok genç bir yaşta ölen bu firavunun asıl ününün nedeni Arkeologlarca el değmeden bulunan hazinesi olmuştur , bu hazinenin bu denli sansasyonel olmasının nedeni ise şimdiye dek hiç bir firavunun mezar soyguncularından kurtulmayı başaramamış olmasıdır. Hayal edebiliyor musunuz? O ana dek hiç karşılaşılmamış denli büyük bir hazineye ulaşan ilk siz oluyorsunuz. Hem de yerin meterelerce altında... Gelin size C.W. Ceram'ın ağzından Howard Carter ve Lord Carnavon'un o anki hislerini aktarayım.
"Carter sinirli bir hareketle bir kibrit çıkardı, bir mumu yaktı. Ellerine hakim olamıyordu....İkinci mühürlü kapının ardındaki yerde neler olduğu görmeye başlayınca-o zaman hayranlığından bağıramadı aksine sesi bile çıkmadı....Ayın 17'sinde kapıyı açtıkları zaman elektrik ışığının altında , altın sedyelerin, altın tahtın üzerinde titreşen parıltılar, iki büyük siyah heykelin , su mermerinden vazoların, garip sandıkların üzerinde mat yansımalar uyandırıyor, duvarlara tuhaf hayvan başlarının eğri büyü gölgelerini vurduruyordu. Sandıkların birinden sarkan altın bir yılan dilini çıkarıyordu......"
Ne yazık ki bu görkemli ve inanılmaz manzara şu anda bizler için ulaşılmaz durumda ve eserler Kahire müzesinin emniyetli bölümlerinde birbirinden bağımsız olarak sergileniyor (Buna ilişkin resimler yukarıda mevcuttur). Fakat hazinenin ilk bulunuş şeklini görmek, o karanlık dehlizlerin heyecanını yaşmak istiyorsanız bir şansınız daha var, burada Mısırlılar Tut-Enkh-Amun'un mezar odasını tüm görkemiyle ve hiç bir ayrıntıyı atlamayarak yeniden yaratmayı başarmışlar! Önce yerin altında karanlık odalara giriyor sonra Howard Carter'ın gördüğü her şeyi (eşyaların yeri mili metrik olarak ayarlanmış) aynı şekilde görüyorsunuz, hazine, lahitler, mumya.... Tek kelimeyle inanılmaz, tek kötü yanıysa her şeyin sahte olduğunu bilmeniz... :)




Pharaonic village'de ki güzel saatlerin sonu ne yazık ki çok çabuk gelmişti ve o gün hava kararmadan önce mutlaka Hurgada'ya üç otobüs bileti almamız gerekiyordu. Ama asıl sorun biletlerin nereden ve nasıl alınacağıydı.. Çaresiz bir taksiye atladık ve "Otobüs durağı" direktifini verdik. Bu noktaya gelmişken size Kahire trafiğini ve taksi şoförlerini anlatmanın tam zamanı sanırım... :)

İşte en sevdiğim konu :), nereden başlamalı bilemiyorum ki... Aslında Mısır hakkında yazdığım sayfalar dolusu anıda bu konuyu hep es geçtim, çünkü toplu bir halde size aktarmak istiyordum ama, aslında geçmiş sayfalarda şimdi anlatacaklarım bin kez yaşanmıştır :) neyse konuya döneyim, öncelikle şunu söyleyerek başlayayım ki, Türkiye'de yaşayan kimse Kahire trafiğini görmeden trafikten şikayet etmemeli, Türkiye'de trafik Mısır'ın yanında resmen zemzemle yıkanmış gibi!!! Ben Mısır'ı göreli yıllar olmasına rağmen hala İstanbul trafiğini oldukça sakin ve düzenli buluyorum ve asla ama asla şikayet etmiyorum. :) İstanbul'da en azından trafik hala şeritlerden akıyor!! Mısır'da ise her şeyden önce şerit falan yok, İstanbul'da taş çatlasa üç şeritten oluşabilecek bir yol Kahire'de sürücülerin mahareti sayesinde 5-6 arabanın sıkış tepiş gidebileceği hale gelebiliyor, tabi bu arada araçların bu işi yaparken nasıl sollamalarda ve çıkışlarda bulunduklarını kestirebilirsiniz.
Bu ülkede kesinlikle sinyal bilinmiyor ya da sinyal lambaları çok pahalı olduğu için kullanılmıyor, bilemiyorum, ama aslına bakarsanız arabaların şerit kullanmadığı ve kimin nerden gittiği belli olmayan bu ülkede sinyal lambasına zaten pek ihtiyaçta olmuyor bence... Kime sinyal vereceksiniz ki, daha doğrusu kim görecek sizin sinyalinizi, ayrıca o hengamede sizin kibar kibar sinyal verdiğiniz gören diğer sürücüler tarafından madara edilmenizde ihtimaller arasında! ;) Sonra trafik ışıkları, ben neden bu lambaları Kahire'ye diktiklerine bir anlam veremedim (zaten sayıları da çok fazla değil) kimsenin aldırdığı yok ki!! Zavallı trafik polisleri ise bir köşeye çekilmiş mahmur mahmur trafiği izliyorlar (ama bence aslında izliyormuş gibi görünüp hülyalara dalıyorlar). Zaten Kahire'de trafik (İşin doğrusu Mısır'da TRAFİK falan yok , sadece bol miktarda araba var ve her biri kafasına göre oraya buraya gitmeye çalışıyor!!) öyle bir curcuna ki kelimeler resmen kifayetsiz kalıyor. Bence "Arap saçı" deyimi Kahire trafiğinde mahsur kalan bir zavallının yaratımı olsa gerek :) eh bu durumda zavallı polisçiklere de yapacak bir şey kalmıyor tabi... Hangi birine ne yapacaklar ki) Hem zaten trafiğe karışmaya kalksalar Allah korusun o karışıklıkta bir arabanın altında kalıp telef olurlar... :)

İşte dünyasından bezmiş bir polis sözlerimi doğrular bakışlar atarak Tahrir meydanında öylece dikiliyor...Dikkat ederseniz fonda Kahire müzesini görebilirsiniz.

Korna seslerinin ancak bangır bangır bağırtılan araba teypleriyle bastırılabildiği bu ülkede arabaların halleri de görülmeye değer, araçlar araçlıktan çıkmış ve hepsi tekerlek takılmış ezik konserve kutusuna dönüşmüş! Zaten ortalıkta çok fazla yeni ve modern araç görmek çok zor.
Neyse dediğim gibi, aslında boşuna anlatmaya çalışıyorum, eminim oraya gidip gözünüzle görmeden bana inanmayacaksınız ya da abarttığımı düşüneceksiniz, ama inanın ben kesinlikle Kahire'de ki trafik adı verilen anlaşılmaz olguyu açıklamakta aciz kalıyorum!
Evet sıra geldi taksi şoförlerine, :) bir kere hepsi çok şirin, öyle bir sırıtıyorlar ki, kanınız birden kaynayıveriyor(!), sonra arabaya bindiğinizde kesinlikle taksimetre açmıyorlar , illaki pazarlık ama onda da öyle bir kazık atıyorlar ki en kısa mesafeye bir aylık memur maaşının 4/1'ini falan istiyorlar. Sonra başlıyorlar sohbet etmeye, önce nereli olduğunuzu tahmin etme oyunu oynanıyor sonra mecburen siz nereli olduğunuzu söyleyip sıyırdığınızı sanıyorsunuz amaaa sıcak kanlı şoförlerin durmaya niyeti yok, şecerenizi almadan bırakmayacaklar...

Dönelim bilet alma maceramıza. Bindiğimiz taksinin şoförü o ana dek rastladığımız tüm dehşetengiz şoförlerin arasında ayrı bir yere sahip olmuştur bizim için, adını bile bilmediğimiz bu adam Mısır gezimizin en unutulmaz hatıralarından biri olarak ilelebet yaşayacak :).
Önce gideceğimiz yeri söyleyip rutin açıklamalarımızı yaptıktan sonra, müthiş bir rahatlığa ve gevezeliğe sahip şoförümüz, hayatını seven hiç kimsenin girmeye teşebbüs bile etmeyeceği trafikte, ani frenler ve uzun korna bağırışları arasında yol almaya çalışırken tek kelime İngilizce bilmeyen babama kafayı takmış, konuşturmaya çalışıyordu ve ısrarla; "Yahu sen nasıl Türksün hiç mi Arapça bilmiyorsun? Yok yok biraz biliyorsundur." diyerek adamcağızı deli ediyordu(tabi bunları babama biz çeviriyorduk).

Mısır'ın taksileri siyah-beyaz ve bu resimde bol miktarda mevcut, ama ne yazık ki fotoğraf trafiğin vahametini yansıtmakta çok yetersiz kalıyor, sakın ola bu resme aldanmayın...
Yahu önüne baksana be adam! Gevezelik edeceğim diye bindireceksin şimdi bir yerlere!
Şoför baygın konuşmalardan ve babamdan cevap alamamaktan sıkılmış olacak ki bir sigara yaktı, ama adamın sıkıntısını bu da geçiremedi çünkü babamdan hala tık yoktu (sadece ara sıra Türkçe olarak "önüne bak önüne" diyordu ama şoför bir şey anlamıyordu tabi ve gülümseyerek babama bakıyordu), durum böyle olunca bir yandan da torpidodaki ay çiçeği çekirdeklerini çıtlamaya başladı.

Bir eliyle sigara içen diğer eliyle çekirdek çıtlamaya çalışan, üstelik bangır bangır Arap müziği eşliğinde bağıra çağıra sohbet etmeye çalışan bir taksi şoförü tahayyül edebiliyor musunuz?!!!! Bundan sonra hatırladığım ilk manzara direksiyona yapışmış olan Babamdı!! :) O kadar komik bir durumdu ki, anlatamam, iki kişi tarafından kullanılan ve sağa sola yalpalayarak giden bir araba! Babamın haklı olarak ikide bir müdahale ettiği direksiyon içinse şoförün gösterdiği tek tepki, yayvan yayvan sırıtmak oldu!!! Ama olaylar bununla da bitmedi, korktuğumuz başımıza geldi ve Hızır şoförümüz iki çekirdek arası bir yayaya çarptı!! Aman tanrım! Bir de katil mi olacağız buralarda!! Ama adamımız hemen kontrolü soğukkanlı bir şekilde ele aldı(!!) ve bir kahkaha atarak gaza bastı!!!!!! olanlara inanabiliyor musunuz!!! Neyse ki dönüp camdan baktığımızda çarpılan adamcağızın, ayağa kalkıp yürüdüğünü gördükte rahatladık. :) Ama bu kadar heyecan bize yeter, ölmeden önce biz müsait bir yerde inelim şoför bey! ;)

(Sonradan öğrendiğime göre (İstanbul'da ki bir Mısırlı arkadaşımın aktardığına göre) taksi şoförlerinden çektiklerimizde haklıymışız ve tüm bunların mantıklı bir açıklaması varmış. Bu ülkede sadece hapisten çıkanlar ve ipsiz sapsız kişiler taksicilik yapıyormuş, ama özellikle de eski hükümlüler, çünkü onların başka bir işe kabul edilme şansları yokmuş)

Şoför bizi indirdiği yerin şehirler arası otobüs terminali olduğunu iddia etmişti aslında pek inandırıcı görünmüyordu ama... Eh, inip araştıracağız artık. Yanılmıyorsam Tahrir meydanı adı verilen yerde bulunan otobüs terminali İstanbul'da ki Mecidiyeköy durağının bir benzeriydi, tabi bir kaç küçük farkla örneğin, Mecidiyeköy otobüs durağında şehir içi hatlar çalışır ama yinede şehirler arası olduğu iddia edilen bu yerden çok çok moderndir. Neyse bu ilkel yerin otobüs durağı olduğuna en azından bizim aradığımız otobüs durağı olduğuna inanmadığımız için ve bir çocuk tarafından boyanmış izlenimi veren teneke kutu gibi bir şeylerin içinde bilet satan adamlardan cevap alamadığımız için (İngilizce bilmiyorlardı) geldiğimiz yerin yanlış olduğuna kanaat getirerek, başladık doğru yeri aramaya.. En azından bizim eski Topkapı ya da Esenler gibi bir otogar olmalıydı bu 15 milyonluk şehirde!! Hasılı yine düştük yollara, ve önümüze çıkan her Mısırlıya yol sorarak, şehirde küçük bir tur attık, her biri bahşiş karşılığı bizi yanlış yerlere göndermeyi başardı :) En sonunda halden anlayan bir Mısırlı bize doğru yolu gösterdi ve kendimizi biraz önceki otobüs durağından bozma ilkel yerde bulduk!! O anı hatırlıyorum sinirlerim o kadar gergindi o kadar gergindi ki, annem kazara fotoğraf makinesini gözüme çarpınca hüngür hüngür ağlamaya başladığımı hatırlıyorum, ama bu göz yaşlarının az bir kısmı acıdandı...
Biletleri alıp bu otobüslerle çıkacağımız 5-6 saatlik yolculukta sağ kalabilmemiz için dua etmeye başlayarak yeniden bir taksiye bindik, Otele ulaştığımızda 2 saate yakın bir süre bir taksici tarafından Kahire sokaklarında dolaştırılmıştık, meğer "tamam biliyorum" dediği yeri bilmiyormuş !! Neyse hiç değilse Kahire'nin görmediğimiz bilmediğimiz yerlerini görmüş olduk bu vesileyle, ama 1.30 saatin sonunda yine tüm sinirlerimiz iyice tepemize çıkmıştı!

...

Bu konularla çok başınızı ağrıttım değil mi? Ama ne yapabilirim, birilerine derdimi anlatmam gerekiyordu :)

Ertesi sabah Otelin Restaurantı'nda kahvaltılarımızı ederken gözüme otelin peçetelerindeki yazılar takıldı Latin harfleriyle "Hotel Santana" yazıyordu bunun hemen üzerinde ise Arap harfleriyle yine Santana yazıyordu bunu seçebiliyordum ama, bilenler bilir Arapça'da sesli harf yoktur(genelde) ve eğer kelimeyi önceden bilmiyorsanız harfleri onlarca değişik kombinasyonda okumak mümkündür, bu nedenle muhtemelen otel anlamına gelen ve "f-n-d-k" harflerinden oluşan kelimenin doğru okunuşunu merak ettim. En kısa çözümse hemen kapıda dikilen ve gülümseyen otel görevlisiydi. Adama yaklaşıp peçeteyi göstererek sordum; "Bu harfleri nasıl okursunuz?"
Adam tuhaf tuhaf yüzüme baktıktan sonra heceleyerek aynen şunları söyledi;

- Ho - tel San - ta - na!! :))))

Bu etapta adam muhtemelen beni geri zekalı sanmıştı :)) , bense epeyce bir güldükten sonra Latin harflerini değil Arap harflerini kastettiğimi anlatarak adamcağızın acıyan bakışlarına son verdim(Meğer f-n-d-k harfleri "funduk" olarak okunuyormuş). Hem bu duruma o da sevinmişti, bunu nereden mi anladım? Bu olaydan bir kaç saat sonra resepsiyon görevlisi beni durup dururken Arapça okuma testine tabi tuttu da oradan. :)) Koordinasyon bir harika laf aramızda, Koskoca otelde dedikodunun yayılma hızına bakar mısınız? :)

Kahire'de ki (Hurgada'ya gitmeden önceki) son günümüz olan bu gün için çok özel bir planımız yoktu doğrusu, ama ilk fikrimiz Kahire kulesini görmek oldu.
187 metrelik boyuyla Doğunun en büyük beton yapısı olma özelliğini taşıyan ve tepesine çıkan (tabi ki asansörle) turistlere şehrin panoramik manzarasını sunan yapı hakkında söylenecek fazla bir şey yok, tabi pahalı olması dışında...


Kuleden sonra sadece yürüdük,ve bilinçsiz bir şekilde Kahire'nin en karanlık ve ücra mahallelerini dolaştık daha doğrusu meğer dolaşmışız da haberimiz yokmuş. Bu fakir ve pis mahallelere meğer normal Mısır vatandaşları girmeye cesaret edemezlermiş çünkü hırsızlık, yol kesme, uyuşturucu kaçakçılığı gibi pisliklerin kol gezdiği, hayat standartlarının en düşük olduğu semtlermiş buralar... Biz bilmeden girdik ve gördük, aslında o kadar da korkulacak bir şey yoktu ya da biz şanslıydık (aslına bakarsanız oldukça ilginç ve unutulmayacak manzaralardı). Ne yazık ki, buralara ait hiç fotoğraf yok elimde, fakat nette küçük bir araştırma sonucunda bizim gibi nereye gittiğini bilmeyen bazı turistlerin çektiği fotoğrafları bulmayı başardım. :)








Hurgada Mısır'ın Kızıldeniz kıyısında bulunan küçük bir sahil şehri ve henüz 20. yüzyılın başlarında keşfedilmiş olmasına rağmen şu anda lüks turistik otelleri, dalış merkezleri ve eşsiz su altı hazineleriyle dünyanın en ünlü, en büyük, ve en önemli su altı sporları merkezleri arasına girmiş durumda...
Bizim buraya gitmemiz ise aslında bir tesadüftü çünkü RCI adı verilen bir otel değişim sistemine kayıtlıydık o zamanlar ve sistem bize buradan bir otel ayarlamıştı (Bu sistemde önce bir devre mülke sahip oluyor ve eğer isterseniz bir miktar değişim farkı ödeyerek dünyanın her hangi bir noktasında yine beş yıldızlı bir devre mülkte kalabiliyorsunuz, ama işin kötü yanı, gideceğiniz otel genelde merkezi yerlerde olmuyor ve siz seçemiyorsunuz, zaten bu olaydan bir yıl sonra bizim kayıtlı olduğumuz şirket battı ve bizde RCI ile bağımızı kopardık).
Hurghada'ya giden otobüs aslında tahmin ettiğimiz kadar kötü değildi, en azından o daracık çöl yollarında 100 kilometre ile gitmeye kalkmıyordu, sanırım şehirler arası yollar için bazı kısıtlamalar getirilmiş. İşin en enteresan taraflarından biride neredeyse her 45 dakikada bir gerçekleştirilen teftişlerdi. Arapça harflerle kocaman kocaman "TEFTİŞ" yazan bir tabelanın önünde duran iki-üç polis ikide bir otobüsümüzü durduruyor ve içeri girerek kimi yolcuların kimliklerini kontrol ediyordu. Biz buna pek bir anlam veremedik.

Ayrıca o zaman henüz sinemalarda yeni oynamış olan "Titanic" filminin de videodan yolculara gösterilmesi bizi şaşırtmıştı, şimdiye dek gördüklerimize bakılırsa Mısır standartları için olağan dışı bir durum olarak nitelendirebiliriz.
Fakat yinede garip ve insanı sinirlendiren durumlar yok değildi, örneğin bir buçuk saat teypten Kuran dinlemeye mecbur etmeleri pek de hoşumuza gitmemişti, en azından otobüs bu işin yeri değildi, ayrıca celabiyeli ve terlikli Mısırlıların Kuran okunurken pis ayaklarını havaya dikip bacaklarını açmaları bayağı bir enteresandı, ihtimal ki bu anlattığım davranışı yapan kişi Hıristiyan'dı ama yinede tuhaf... (Üstelik ayakları da kokuyordu maalesef!!)

Otobüs biletimiz, bence gerçektende ilginç...

Saatler boyu yol aldığımız Doğu çölünde manzara hemen hemen hiç değişmiyordu, kayalıklar ve koyu kahverengi topak topak kumlar, hiç de öyle hayal ettiğim uçsuz bucaksız dalgalar halinde alabildiğine uzanan çöllere benzemiyordu bu çöl... Ama ara sıra önünden geçtiğimiz ıssız köyler, içinden geçtiğimiz rengarenk kasabalar, küçük pazarlar... Bunları asla unutamayacağım... Ne yazık ki bu baş döndürücü manzaralara ait ne bende resim var ne de internette bu tip fotoğraflar bulabildim.. Ama bunları sizinle paylaşabilmeyi gerçekten çok isterdim...
Hurghada'ya vardığımızda hava iyice kararmıştı. Resmen kavga ederek bir taksiye bindik, adamlar kesinlikle pazarlık kaldırmıyor ve 20 dolar para istiyor, yolun ise 20 kilometre olduğunu ve başka çaremiz olmadığını iddia ediyorlardı, sinirden köpüre köpüre taksiyi tuttuk... Geldiğimiz Otel sadece beş dakika uzaklıktaydı ve biz yine büyük ama çok büyük bir kazık yemiştik... Neyse otelin küçük danışması yapı kompleksinin dışında orta boyutta, kulübemsi bir yapıydı, aslında burayı görünce ben Otelin neye benzediği konusunda bayağı bir kaygılanmaya başlamıştım... Kaydımızı doğrulayıp gülümseyen bir görevlinin önderliğinde komplekse girdik, ortalık karanlık olduğu için ancak bize ayrılan küçük villanın kapısı açıldığında şaşkınlıktan küçük dilimizi yutabildik. Burası bırakın şimdiye dek kaldığımız otelleri bizim evden bile kat kat büyük ve şıktı!!


Bayıla bayıla her birinde ayrı banyo bulunan ve 2 yatak odası, bir salon ve mutfaktan oluşan yeni evimize yerleştikten sonra annemle beraber koltuğumun altında bir yastıkla kendimi danışmadakilere yatak takımlarının kullanılmış olduğunu anlatır ve yastığın üzerindeki saçları delil olarak sunarken buldum!!

Bu kadar gösterişli ve lüks bir otel yap sonrada çarşafları değiştirmeyi unut, üstelik bizim geleceğimiz tam bir yıl öncesinden belliyken ve her şeye rağmen bu olaydan bir gün önce oteli arayıp "Biz geliyoruz" dememize rağmen... Eh aslında biz buna pek de şaşmamıştık ama...

Neyse resepsiyondakiler özür dileyerek gecenin bir saati evimize bir yığın temizlik görevlisi doluşmasını sağladılar, temizlikçiler çıktı bu kez tesisatçılar doluştu sonra ikinci bir temizlikçi grubu geldi (işlerini garantiye alacaklar, maksat her taraf dezenfekte olsun ;)) tüm bu seramoni yaklaşık yarım saat sürdü ve o sıralarda saat gecenin on ikisi falandı. Son temizlik görevlisini de selametle uğurladıktan sonra yataklarımıza serilip rahat bir uyku çektik...
Ertesi sabah rahat yataklarımızdan keskin bir zil sesiyle saat 09.00 sularında uyandırıldık ve bu uyandırılış onca yorgunluğun ardından hiç de hoş olmadı... Sanki dün gece yarsısı gelip de 2 saat temizlik yapanlar kendileri değilmiş gibi ellerinde kovalar ve bezlerle bir yığın temizlik görevlisi gülümseyerek bize bakıyordu tabi bizde şaşkın ve mahmur gözlerle onlara... Eh hadi geçin bakalım münasebetsizler. :)
Kahvaltıdan sonra annemle resepsiyona gidip dalma, çöl safarisi ve Luxor'a gidiş hakkında bilgi almaya karar verdik, resepsiyonda yine aynı bildik sahneler yaşandı ama tek bir farkla Kahire'de bana herkesin sen Arap mısın diye sormasına o kadar alışmıştım ki, rastladığımız Arapça bilen Iraklı bir Türk'ten Arapça olarak "Hayır Arap değilim Türk'üm" demeyi öğrendim ve bunu burada tatbik ettim, ve karın ağrılarıyla cümlemi bitirdiğimde bana soruyu soran kişi haricinde 10 kadar otel personelinin işi gücü bırakıp yarı hayran yarı şaşkın ama kesinlikle büyük bir gülümsemeyle bana baktıklarını gördüm :)
O günümüzü sadece dinlenmeye ayırmıştık, bunca yorgunluktan sonra, deniz, güneş, yan gelip yatmak... :)
Havuza indiğimizde ortalıkta bir kaç aile vardı ve kadınlar bir kenarda otururken erkekler ve bir yığın gürültücü çocuk havuzda oynuyordu , fakat ne olduysa biz havuz başında boy gösterince oldu ve kadınlar alelacele kocalarını ve çocuklarını toplayıp yok oluverdiler ve biz havuzdan çıkana dek de bir daha görünmediler, oh oh bizim için hava hoş :) koca havuz bize kaldı :))
Aslında havuz yanlış bir seçimdi, zaten o kadar da fazla kalmadık ve Kızıl denizle tanışmak üzere Otelin biraz ilerisindeki kumsala gitmek için havuzdan ayrıldık. İşin açıkçası, biz henüz neyle karşılaşacağımızdan ve Kızıl denizin mucizelerinden haberdar değildik (tabi ününü biliyorduk ama, bu su altı hazinelerine ancak dalarak ulaşılabileceğini sandığımız için çok çok hevesli değildik) . Fakat su kalça hizama geldiğinde snorkeli kafama takıp suyun altına şöyle bir göz attığımda gördüklerime inanamadım, yok yok bunlar gerçek olamazdı... Sadece 1 metre derinlikte rengarenk mercanlar, yüzlerce deniz bitkisinin arasında kıvrıla kıvrıla yüzen mavili-yeşilli, sarılı-kırmızılı süslü balıklar!! İlk refleksim kafamı sudan çıkarıp çığlık atmak oldu, tabi sonra ailemle getirmiş olduğumuz tek snorkeli paylaşamamak gibi bir sorun yaşadık :)
Eğer sığ kısımlarda bunlar varsa acaba derinlerde neler vardı? Dalmayı ve gözlerimle görmeyi o kadar isterdim ki... Ama olmadı.
Yinede sizi temin ederim, sığ kısımlar bile bir ömür unutulmayacak hatıralar yaratmaya yeterli Kızıldeniz'de...
Gerçi resimler bana ait değil ama bu balıklar ve bu manzaraların hepsi dalmadan da ulaşılabilir nitelikte, en azından resimlerde ki balıkların tümünü gözlerimizle gördük :)


Biliyorum eğer Mısır hakkında yazdıklarımın tümünü okumak zahmetine katlandıysanız benim sürekli her şeyin kötü yönünü gördüğümü düşüneceksiniz ama ben olabildiğince tarafsız olmaya çalışıyorum ve üzüntüyle şunu söylemek istiyorum ki, eğer Mısır hükümeti acilen bir şeyler yapmazsa sahil şeridini aralıksız bir kuşak gibi saran büyük turistik tesisler yüzünden Kızıl deniz kıyıları yakın bir tarihte Haliç'e dönecek :( zaten denize ilk adımınızı attığınızda inşaat atıkları nedeniyle vıcık vıcık bir balçığa saplanıyorsunuz ve su ancak boy hizasına gelince duruluyor... Tabi bu deniz altındaki görkemli güzelliklerin sonu anlamına geliyor ne yazık ki...
Öğleden sonra, otelimiz Hurgada'nın biraz dışında kaldığı için şehri keşfetmek amacıyla bir minibüse atlayıp kişi başı beşer cüney para vererek merkeze indik (yol ancak 5-6 dakika tutuyor) .
Hurgada öyle ahım şahım bir yer değil, sessiz sakin bir kıyı kasabası gibi daha çok.
Hemen hemen boş caddeler, dükkanlar, dükkanlar ve dalış merkezleri , işin özeti bu...

Şehir merkezi, yemek yemek ve alış veriş yapmak ama özellikle de alışveriş yapmak gibi nedenlerle, Hurgada'da kaldığımız sürece hemen her gün en az bir kez uğradığımız bir yer haline gelmişti. İlk binişimizde minibüste pazarlık yaparsak ayıp olur diye gıkımızı çıkarmadan kişi başı 20 cüneyi minibüs şoförünün avucuna saymıştık... Dönüşte ise bindiğimiz başka bir minibüs şoförü bizden kişi başı sadece 5 cüney isteyince yediğimiz kazığın acısı bir anda tüm benliğimizi sarıverdi :) fakat ne yazık ki bundan tam 3 gün sonra(bu üç gün zarfında tüm minibüslere kişi başı 5 cüney vermiştik) bir minibüs şoförünün bizden sadece 1 cüney istemesiyle asıl gerçekler kafamıza acı bir şekilde dank etti ne yazık ki (Sonradan Mısırlı arkadaşım gerçek ücretin ancak bir kaç kuruş edeciğini söyleyerek İstanbul'da aynı acıları yeniden yaşamamı sağladı:) ) ... Koordineli bir turist yolma vakasıyla karşı karşıya idik ve Mısırlıların birbirlerini bu kadar tutmaları karşısında saygıyla eğildik, çünkü tıka basa dolu minibüslerin hiç birinde yolculardan biri çıkıp ta "Ya ne yapıyorsun kardeşim, ayıp 20 cüneyde istenir mi?" dememişti!!!
Ertesi gün kızıl Deniz ne kadar güzel olursa olsun, biz de ne kadar yorgun olursak olalım bitimiz kanlanmıştı bir kere ve bu sessiz sakin yerde gün öldürmek istemiyorduk :) , bu nedenle sabahın 7'sinde kalkıp soluğu Hurgada otobüs terminalinde aldık. Aslında Luxor'a mı yoksa daha uzak olan Aswan'a mı gideceğimizi bilmiyorduk sonunda otobüs gişesindeki adamlar bize Aswan'a üç saatte gidilebileceğini ve ilk otobüsün saat tam 8.00'da kalkacağını söylediler, biz de sevine sevine Aswan biletlerini alıp otobüsümüze yerleştik, Aswan gerçekten sadece 3 saat mesafede olabilir miydi? Her şeyden önce otobüs tamı tamına saat 10:30 da hareket etti...
Manzara yine o bildik manzaraydı, ilkel kerpiç köyler, ara sıra yüzünü gösteren mavi Nil ve o kurak , biçimsiz çöl...
Otobüs yolculuğumuzun üçüncü saatinde değil Aswan'a henüz Luxor'a bile ulaşmış olmadığımız için bir kez daha kandırıldığımızı anlıyorduk, gerçi bu kez suç biraz da bizdeydi, insan haritanın ölçeğine bir göz atar değil mi? :)
Beşinci saate doğru ki o sıralarda saat yaklaşık öğleden sonra 16:00'ı gösteriyordu, can sıkıntımızı geçirmek için yan koltukta oturan Mısırlı bir bayanla sohbet etmeye başladım aslında bu fikir anneme aitti ve aynen şunları söylemişti" Bak şu bayan terlik yerine ayakkabı giymiş , okumuş birine benziyor istersen biraz sohbet et."
Kısa sürede arkadaş olduğum bu sıcak kanlı Mısırlı bayanın adı Hela imiş ve veterinermiş (Annem doğru tahmin etti!!). Sohbet ede ede, akşam saat 19:00 civarında Aswan'a ulaşmıştık, tabi bu tüm planlarımızın alt üst olduğu anlamına geliyordu, biz gün boyu gezip akşama Hurgada'ya döneceğimizi hesaplayarak yanımıza pasaport ve cüzdanlarımız haricinde hiç bir şey almadan yollara düşmüştük... Ama artık mecburen Aswan'da duraklamak zorundaydık :( fakat Hela bizi yalnız bırakmadı ve otobüsten indikten sonra ilk iş olarak bizi yarın geri dönebilmemiz için tren istasyonuna götürdü, ama ortada bir sorun vardı, Hela ve görevliler hararetli hararetli tartışıp duruyorlardı ve konu hakkında en ufak bir fikrimiz bile yoktu, sonradan mesele anlaşıldı, meğer gece saatlerinde yabancı turistlerin güvenliği sağlanamadığı için trenlere yolcu kabul edilemiyormuş en erken sabah altıda kalkan trene binebilirmişiz, ne yapalım kader... Bu gece mecburen başka bir şehirde , başka bir otelde konaklayacağız...
Hela bizi Aswan'da iyi denebilecek bir restauranta bıraktı ve tüm ısrarlarımıza rağmen yemek yemeyi reddederek eve uğrayıp üzerini değiştirmek üzere gitti. Esasında bu kadar iyilik ve misafirperverlik karşısında bizden bahşiş bekleyeceğini sanmıştım ama tabi ki beni utandırdı. :)
Geri döndüğünde bizde tam hesabı ödemek üzereydik, ben bizimkileri beklemeden Hela ile dışarı çıkıp yürümeye başladım meğer Hela bizi arabasıyla almaya gelmiş! 30-40 metre ilerideki aracın yanından anneme el sallayıp arabaya girdim. Yaklaşık 15 dakika kadar Hela ile sohbet ettikten sonra annemle babamın hala gelmemiş oldukları dikkatimizi çekmeye başladı, bu işte bir tuhaflık vardı... Önce hesabı öderken bir sorun çıktığını düşünerek çok fazla paniğe kapılmadan restauranta geri döndük. İçerideki görevliler ne dese beğenirsiniz? "On beş dakika kadar önce çıktılar." Nasıl yani? Bizi bırakıp gittiler mi ? O dakikada gözlerim kararmaya başladı ve ayak parmaklarımdan başlayarak saç diplerime dek yayılan bir sıcaklık hissetmeye başlamıştım. Bir düşünsenize, pasaportunuz yok, paranız yok, üstelik ilk kez geldiğiniz bir şehirdesiniz ve gidip bekleyebileceğiniz bir otele sahip değilsiniz!! Ben şimdi ne yapacağım?!!
Restaurant görevlileri hemen kapıya bir sandalye çıkarıp beni oturttular. Sokaktan geçen tüm Mısırlıların bana gülerek bakmaları kendimi daha da kötü ve tehlikede hissetmekten başka bir şeye yaramıyordu :( bu sırada Hela'da arabasına atlayıp gitmez mi!!! O anda ki hislerimi ve korkumu anlatmamın hiç bir yolu yok...
Bana bir ömür boyu gibi gelen bitmez bekleyişimin birinci saatine doğru, tüm ümitlerimi kaybedip ne kadar güvenebileceğim şüpheli olan polislere derdimi açmaya karar vermişken düşüncelerim annemin pancar gibi bir suratla döküntü bir taksiden inmesiyle son buldu. :) Tabi ilk kavuşma sahnesi pek de öyle duygusal olmamıştı, herkes birbirine bağırıyordu, "Neredeydin?!!" Asıl sen neredeydin?!!!" Mutluluk.... :)
Beni o durumda terk ettiğini sandığım Hela ise annemlerden hemen sonra tekrar gelmişti, meğer o da arabayla sokak sokak dolaşıp bizimkileri aramış :)

Asıl sorun şuymuş annem Hela'nın araba ile geldiğini bilmiyormuş ve bizim arabaya girdiğimizi fark etmemiş.... Daha sonra ise beni ararken başına gelmeyen kalmamış, yolu ve restaurantı bulamayan taksiciler, bir şeyler satmaya çalışan ve kollarına yapışan satıcılar, tabi bu arada can havliyle hepsini bir güzel haşlamış, benden ümit kestiklerinde ise tesadüf eseri bir sürücü lokantayı buluvermiş :) Neyse konuyu uzatıp sizi sıkmayayım :)

Korkulu deneyimimizden sonra hela saat akşamın 22:00'ı olduğu halde Aswan müzesine götürdü, oldukça şık görünen müze gerçekten de bu saatte açıktı ve içerisi Kahire müzesi kadar büyük ve görkemli olmasa da oradan çok daha modern ve şıktı...



Bookmark and Share

Yazan: Yolların Gezgini - Tarih: 16.12.2002 - Puan: 1511 (%58,3397683397683) - Yorumlar: (1) - Okunma: 20988 - Oy Ver:

BU YAZIYA YAPILAN YORUMLAR

05.02.2007 tarihinde - yorumlamış...
Vallahi tebrik ederim Ben okumakdan yoruldum siz nas�l yazd�n�z.Asl�nda bende M�s�r macelar�m� yazmak istiyorum ama bunu kopyalasam fena olmaz yani:)��nk� ayn� �eyleri ya�am���z.Mesela taksi �of�r�n�n �n�ne bakmad��� i�in bariyere ge�irip camdan u�mad���ma ��kretti�imi ve gece ara�lar�n farlar�n� yakmad���n� filan eklersem geriye kalanlar�n� aynen ya�m���m.Eline sa�l�k...
 

BU YAZIYA SİZ DE YORUM YAPIN!

 
ÜLKE BİLGİLERİ

Mısır Arap Cumhuriyeti

Yüzölçümü:

  • 1.001.450 km²

  • Nüfusu:
  • 77.505.756 kişi (Temmuz 2005 tahmini)

  • Başkenti:
  • Kahire

  • Ülke Sınırları:
  • Gazze şeridi 11km, İsrail 266 km, Libya 1.115 km, Sudan 1.273 km

  • Sahil Uzunluğu:
  • 2.450 km

  • İklimi:
  • Çöl iklimi, sıcak ve kuru

  • Dili:
  • Arapça, İngilizce ve Fransızca

  • Bağımsızlık Günü:
  • 28 şubat 1922

  • Para Birimi:
  • Mısır Poundu (EGP)

  • Milli Marşı:
  • Mısır ülkesinin milli marşı

  • ÜLKELERE AİT YAZILAR
  • Almanya (4)
  • Amerika (4)
  • Arjantin (1)
  • Arnavutluk (2)
  • Avusturya (3)
  • Bahreyn (3)
  • Belçika (1)
  • Beyaz Rusya (5)
  • Birleşik Arap Emirlikleri (3)
  • Bulgaristan (3)
  • Cek Cumhuriyeti (2)
  • Çin (14)
  • Dubai (1)
  • Endonezya (5)
  • Fas (1)
  • Filipinler (6)
  • Fransa (14)
  • Güney Afrika Cumhuriyeti (3)
  • Güney Kore (4)
  • Gürcistan (1)
  • Hindistan (11)
  • Hollanda (4)
  • Hong Kong (4)
  • Ingiltere (1)
  • Japonya (4)
  • Kamboçya (3)
  • Kazakistan (1)
  • Kırgızistan (1)
  • Kırım (2)
  • Liechtenstein (1)
  • Lübnan (1)
  • Macaristan (2)
  • Makedonya (2)
  • Maldivler (1)
  • Malezya (6)
  • Meksika (2)
  • Monaco (1)
  • Mısır (3)
  • Nepal (3)
  • Pakistan (1)
  • Portekiz (1)
  • Rusya (7)
  • Singapur (7)
  • Suriye (5)
  • Tayland (14)
  • Tayvan (3)
  • Tunus (1)
  • Ukrayna (1)
  • Ürdün (1)
  • Vietnam (2)
  • İran (3)
  • İspanya (4)
  • İsrail (1)
  • İsviçre (2)
  • İtalya (4)
  • Yunanistan (3)
  • EN ÇOK OKUNAN ÜLKE YAZILARI
    1-) Belarus Minsk Hakkında Öğrenmek İstedikleriniz. (105236 Kere)
    2-) Endonezya (49424 Kere)
    3-) Dubai (43779 Kere)
    4-) Beyaz Rusya'da Eğitim Ve Minsk'te Rusça Dil Kursu (30932 Kere)
    5-) Tayland-pattaya (30380 Kere)
    6-) Gülümseyen İnsanlar'ın Ülkesi (25587 Kere)
    7-) Küçük İnsanların Dikey Şehri Hong Kong... (24615 Kere)
    8-) Pattaya (23439 Kere)
    9-) Kiev (23161 Kere)
    10-) Mısır'a Giderken (20989 Kere)
     
    D O W N L O A D


    EN FAZLA PUAN ALAN ÜLKE YAZILARI
    1-) Belarus Minsk Hakkında Öğrenmek İstedikleriniz. (2904)
    2-) Beyrut'tan Geliyorum... (2051)
    3-) Paris Değişiyor (1947)
    4-) Suriye De Gezinti (1849)
    5-) Malezya (1639)
    6-) Belarus (1632)
    7-) Newyork Ne Var Ne Yok (1620)
    8-) Yakutsk (1559)
    9-) Beyaz Rusya'da Eğitim Ve Minsk'te Rusça Dil Kursu (1548)
    10-) Mısır'a Giderken (1511)
    Mail: ali@baylar.com
    Seyyahamca.com sitesi 11 Eylul 2000 tarihinden beri sizlerle...

    Bu site bir    iştirakidir.